escort ümraniye ümraniye escort bayan escort göztepe kadıköy escort escort kadıköy escort ataşehir escort bayan

ÖZDEN ÖZE (3. Bölüm, 4. Bölüm, 5. Bölüm)

3. BÖLÜM

İslam Dini

Kronolojik olarak en son gündeme gelen din İslam dinidir.
Semavi olduğu söylenen dinlerin en son versiyonu İslam dinidir.
Bazı bilgisayar programlarının en son versiyonu
daha gelişmiş versiyon olarak kabul edilir.
Bazı kişiler, bilgisayar programlarının eski versiyonlara alışmış oldukları için, yeni versiyonunu da iyi anlayamamaları nedeniyle, eski versiyonlarını bırakmak istemezler ve yeni versiyonlarını da öğrenmek için bir çaba da göstermezler.
Tıpkı bunun gibi, Museviler ve İseviler de, İslam dinini öğrenmek için bir çaba göstermedikleri için eski analarından ve babalarından öğrendikleri dinlerini sürdürmektedirler.
Müslümanların da durumu bundan farklı değildir.
Tablo ortada….
Semavi olduğu söylenen din mensupları bugün birbirlerine girmişler, sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü, huzur ve mutluluk kavramları raflara konulmuş, ortalık kan gölüne dönmüş durumda….
Aynı babanın çocukları birbirlerine karşı büyük bir kin, haset, intikam duyguları ile adeta bu dünyada cehennem hayatı yaşamaktalar…
Ve yaşatmaktalar….
Bu dünyanın göz göre göre yok olması an meselesi…

Onun için;
Bu durumda insanlığa yeni bir nefes aldırabilecek,
tüm insanlara ışık olabilecek, insanları huzura erdirebilecek,
uyanmış, aydınlanmış, kendini bilen, haddini bilen ZAT’ların üzerine büyük bir sorumluluk yüklenmiş durumdadır.
İslam dini, insanları hem günümüzde hem de gelecekte huzura erdirecek tek dindir.
İslam dininin hükümleri kıyamete (uyanışa) kadar geçerlidir.
Din, “Yaşam tarzı” demektir.
Herkesin bir dini, yani bir yaşam tarzı vardır…
Uykuda olan bir kişi ile uyanmış olan bir kişinin yaşam tarzı aynı değildir…
Uykuda olan kişi, kendi aleminde yaşar, gerçeklerden (Hakikatten) haberi yoktur.. Hatta kendi varlığının bile farkında değildir….
Uyanan bir kişi ise herşeyin farkındadır…
Uyanan bir kişi, kendi gerçek kimliğinin bilincindedir, uyanmış olmanın, dingin olmanın, huzurlu olmanın tadını çıkarmaktadır…

“Allah” ne demek?

Söylediklerimi anlamakta zorluk çekenler için;
“Allah” kelimesinin anlamını biraz açmak istiyorum:
Ormanın içinde olduğunuzu düşünün…
Ormanda, ağaçlar, dereler, kuşlar, kelebekler, yılanlar, ayılar, kurtlar vardır.
“Bana ormanı gösterir misiniz?” diye sorsam, nasıl gösterirsiniz?
Elinizle her tarafı göstererek “Orman işte burası ! ” dersiniz.
Ağacı tutarak veya göstererek “Bu orman” diyebilir misiniz?
Veya bir kuşu tutarak veya göstererek “Bu orman” diyebilir misiniz?
Veya bir dereyi göstererek “Bu orman” diyebilir misiniz?
Ağaç ağaçtır, kuş kuştur, dere deredir.
Aynı bunun gibi içinde bulunduğumuz ve müşahede ettiğimiz herşey “Allah” kelimesiyle ifade edilir.
Hiçbir varlığa tek başına “Allah” denilemez. Ama hiçbirşey de “Allah”tan ayrı değildir.
Bu durumda herkes “Herşey”i yani “Allah”ı müşahede ediyor ama bunun farkında değil…
İnsanların, gözle görünmeyen, bilinmeyen ve her şeyi yaratan olarak tanımladıkları varlık Kur’an’da “HU” (Zat) olarak tanımlanır.
Onun için biz kelime-i şehadette “Ben Allah’ı müşahede ediyorum” derken,
Amentüyü okurken “Amentü Billahi” (B sırrı ile Allah’a iman ediyorum) diyoruz. “B sırrı ile Allah” ifadesi “HU” anlamına gelir.
“HU”nun ise hiçbir zaman görünmesi ve bilinmesi mümkün olamayacağı için “HU”ya iman edilir.
Onun için biz, görünen ve bilinen Allah’ı müşahede ettiğimiz için kelime-i şehadeti söyleyerek MÜSLÜMAN olurken, görünmeyen ve bilinmeyen, hiçbir zaman da görünmesi ve bilinmesi mümkün olmayan fakat herşeyi yoktan vareden varlığa, yani “HU”ya iman ederek MÜ’MİN oluruz.
Çünkü görünen ve bilinene şehadet edilirken, görünmeyen ve bilinmeyene iman edilir.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere;
İnanan insanların hepsi MÜSLÜMAN ve MÜ’MİN’dir.
Fakat insanların büyük çoğunluğu bu gerçeği bilmiyor.
İşte bu durumun farkında olmayanlara UYKUDA, farkında olanlara UYANMIŞ diyoruz.
Uykuda olanlara BİLİNÇSİZ, ŞUURSUZ MÜSLÜMAN, uyanmış olanlara da BİLİNÇLİ, ŞUURLU MÜSLÜMAN denir.

Allah’ı Bilmek

“Allah’ı bilme ve tanıma” konusu her devirde insanların gündeminde yer almıştır.
Herkes bilerek veya bilmeyerek bu konu üzerinde konuşmaktadır…
Herkesin az çok bildiği bilgileri uygun bir şekilde dile getirmek istiyorum.
Tasavvufta en önemli konu “Marifetullah” (Allah’ı bilmek) olmuştur.
Müslüman olmak isteyen bir kişiye, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasulühü”
kelimesi yani “Kelime-i Şehadet”‘i söylemesi istenir.
Buna “Kelime-i Şehadeti getirmek” denir…
Neden “Kelime-i Şehadet”‘i söylemek, değil de, Kelime-i Şehadet getirmek denildiğini hiç düşündünüz mü?
İlkönce taklidi olarak dile getirilen Kelime-i Şehadet, aslında Sidre-i Müntehanın aşılması sırasında, Allah müşahede edildiği zaman söylenecek bir sözdür. Henüz bu farkındalığa ulaşmamış olanlar bu sözü takliden söylerler.
Burada size “Kelime-i Şehadet” de yer alan,
“Eşhedü en la ilahe illallah” bölümünü açıklamaya çalışacağım…
“Eşhedü en la ilahe illallah”
“Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur” ifadesinde geçen,
1. Şehadet etmek ne demektir?
2. Allah ne demektir?
3. İlah ne demektir?
4. Yok ne demektir?
Bu kavramlar iyi tanımlanmazsa, Kelime-i Şehadet asla doğru olarak anlaşılamaz. Sadece bir söz olarak söylenmiş olur ve “Sözde müslümanlar” ortaya çıkarlar.
Ama biz, “Sözde müslüman” değil, “Özde müslüman” olmak istiyoruz.
“Şehadet etmek” en bilinen anlamıyla, “Müşahede etmek”, “Şahid olmak”, “Tanık olmak” demektir.
Bu kavramı öncelikli olarak, 5 duyu ile algılamak olarak değerlendirebiliriz.
Ayrıca bir şeyi idrak etmek, akletmek, bir şeyin farkında olmak, bilincinde olmak diye de düşünülebiliriz.
Yani,
Gözün müşahedesi “Görmek”
Kulağın müşahedesi “İşitmek”
Burnun müşahedesi “Koklamak”
Dilin müşahedesi “Tad almak”
Elin müşahedesi “Dokunmak”
Aklın müşahedesi “İdrak etmek” “Kavramak”
Bilincin müşahedesi “Farkında olmak” şeklinde değerlendirebiliriz…
Daha geniş bir ifade ile söylemek gerekirse, “Şehadet etmek” demek, tüm algılama araçlarımızla algılamak anlamına gelir.
Buna göre, “Eşhedü en la ilahe illallah” dediğimizde,
“Ben tüm algılama araçlarımla Allah’tan başka bir ilah olmadığını algılıyorum” demiş oluyoruz.
Bu, ingilizcede kullanılan “see” kelimesiyle benzerlik gösterir.
“I see” dediğimizde “Görüyorum” anlamı verebildiğimiz gibi, “Anlıyorum” “Farkındayım” anlamı da verilebilir.
“Masanın üzerinde şu kitaptan başka bir kitap olmadığını görüyorum” ifadesi “Ben sadece masanın üzerindeki kitabı görüyorum” şeklinde anlaşılır.
“Ben dışarıda kuş sesinden başka bir ses duymuyorum” ifadesi “Ben dışarıda sadece kuş sesini duyuyorum” şeklinde anlaşılır.
Diğer duyular için de buna benzer örnekler verilebilir.
Somut olan şeyler 5 duyu ile algılanabilir.
Soyut olan şeyler de akılla kavranılabilir.
“Allah’tan başka bir ilah olmadığını müşahede ediyorum” veya “Allah’tan başka bir ilah olmadığına şehadet ediyorum” ifadesinde yer alan “Allah” kelimesi somut mudur? Yoksa soyut mudur? Veya hem somut hem de soyut mudur?
Eğer “Allah” kelimesi sadece somut bir varlığı ifade eden bir kelime olsaydı,
“Allah’tan başka bir ilah olmadığını müşahede ediyorum” şeklinde dolambaçlı bir cümle kurmaya gerek yoktu…
Sadece “Eşhedü Allah”
“Ben Allah’ı müşahede ediyorum” demek yeterli olacaktı.
Eğer “Allah” kelimesi sadece soyut bir varlığı ifade eden bir kelime olsaydı, yine,
“Allah’tan başka bir ilah olmadığını müşahede ediyorum” şeklinde dolambaçlı bir cümle kurmaya gerek yoktu…
Sadece “Fehimtü Allah”
“Ben Allah’ı idrak ediyorum” demek yeterli olacaktı…
Kur’an’da, Allah’ın hem zahir, hem de batın olduğu bildirildiği için, “Allah'” kelimesiyle ifade edilen kavramın hem somut, hem de soyut olduğunu söyleyebiliriz.
Bu nedenle, “Şehadet” kelimesinin hem soyut, hem de somut varlıklar için kullanılan bir kelime olduğu anlaşılmaktadır.

Allah’ı Müşahede Etmek

Burası müşahede alemidir,
Burası Allah’ın müşahede edildiği alemdir,
Allah’ı burada müşahede ettiğini farkedemeyenlere sesleniyorum;
Kişi sevdiği ile beraberdir. (Hz.Muhammed)
Allah bizimle beraberdir. (Hz. Muhammed)
Ben Allah’ı müşahede ediyorum. (Kelime-i Şehadet)
Nereye yönelirseniz Allah’ın vechini (Allah’ı) görürsünüz. (Bakara 115)
O, Evvel’dir, Ahir’dir, ZAHİR’dir, Batın’dır (Hadid 3)
Bu dünyada ama (kör) olan ahirette de ama (kör) olacaktır. (İsra 72)
Ne zaman ama’lıktan (körlükten) kurtulacaksınız?
Ne zaman Hakiki (Bilinçli, şuurlu) Müslüman olacaksınız?
Ne zaman uyanacaksınız?
Ben her an Allah ile beraberim ve O’nu müşahede ediyorum,
Siz de her an Allah ile berabersiniz ve O’nu müşahede ediyorsunuz,
Farkında mısınız?…

Allah’ı Bulmak

Konya’da olan bir kişi bana gelerek;
“Ben Konya’ya gitmek istiyorum” derse, ve
Ben o kişiye “Sen beni takip et, ben seni Konya’ya götüreyim” diyerek, onu arkamda önümde aylarca, yıllarca dolaştırıp durursam,
Bundan ne anlaşılır? …
Benim de, kendimin ya Konya’da olduğumun farkında olmadığım, ya da Bunu bilerek yapıyorsam,
O kişiyi dolandırdığım,
Kendi çıkarlarım için kullanmakta olduğum anlamına gelmez mi?
Aslında söylemem gereken,
“Sen zaten Konya’dasın” diyerek,
O kişiye yardımcı olmamız gerekmez mi?
İşte bunun gibi,
“Ben Allah’ı arıyorum, Allah’a ulaşmak istiyorum” diyenlere de;
“Zaten siz her zaman Allah ile berabersiniz,
Nereye bakarsanız bakın hep görmekte olduğunuz O’dur”,
Dememiz gerekmez mi?
Eğer, o kişileri arkamızda dolandırır durursak,
Onlara gerçeği söylemezsek,
O kişilere çok büyük bir kötülük yapmış olmaz mıyız?

Vahdet-i Vücud Nedir?

Vahdet-i vücud, Varlığın birliği demektir.
Bu düşünceye göre;
Bir tane varlık var, O da ALLAH’tır.
Allah’tan başka Varlık yoktur. (La mevcude illallah)
Allah’tan başka Fail yoktur. (La faile illallah)
Allah’tan başka Sıfatlanan yoktur. (La mevsufe illallah)
İşte bu şekildeki söylemler “kişinin varlığını” yok saymaktadır. “Onun için ben yokum, sen yoksun, sadece var olan Allah’tır.” ifadelerinin hem anlaşılması, hem de anlatılması büyük bir sorun oluşturmaktadır.
Tasavvufta, bu ifadeler “Fena mertebeleri” olarak tanımlanır.
Bu ifadeleri içselleştirmek için yıllarca tefekkür edilir.
Aynı şeyler sürekli olarak tekrar edildikçe, kişiler bunların doğruluğuna inanmaya başlar ve önceki kimliğinden uzaklaşır, adeta buhar gibi yok olur gider…
Daha sonra da bu hale gelen kişinin yere indirilmesi, yani eski haline geri döndürülmesi için çaba gösterilir. Buna da “Beka mertebeleri” denir.
Bu halleri yaşayan kişiler, diğer insanların yaşadıkları hayata paralel bir hayat yaşamaya başlarlar. Onlarla içiçe olmalarına rağmen farklı boyutlarda yaşamaya başlarlar. Bu halleri yaşamayan kişiler, böyle kişilerin hangi ruh hallerinde yaşadıklarını asla bilemezler.
Tarihte 1200 – 1300’lü yıllarda açıkça dile getirilen
“Vahdet-i Vücud” (Varlığın birliği) düşüncesi, o zamanın insanlarını çok derinden etkilemiş, anlatılmak istenen mesajı alanların ufukları açılmış, mesajı anlayamayanların ve anlamak istemeyenlerin aşırı tepkilerini çekmiş bir düşünce tarzıdır. Bu düşünce kaynağını Kur’an’a dayandırmakla birlikte, çok eski öğretileri de içinde barındırır. Ancak bu görüş İslam’ın boyasıyla boyandıktan sonra farklı bir çehreye bürünmüştür.İslami motiflerle süslenmiş olmasına, Kur’an ayetlerine dayandırılmasına rağmen, birçok ayetler gözardı edildiği için bütünü tam yakalayamamış ve İslam alimleri arasında büyük tartışmalara neden olmuş, o dönemde bazı sufiler bu görüşü benimsemiş ve bu görüşün sonuçlarını yaşamıştır.
Günümüzde de bu görüşü savunan kişilerin, kaş yapayım derken göz çıkarmamaları için, bu konuya açıklık getirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Bu nedenle,
“Allah” kavramını iyi anlamak isteyenler için bu düşünce tarzı hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum.
Hz. Muhammed (sav) zamanında dile getirilen bilgilerin anlaşılması bazı kişiler (elit tabaka) için kolay olmuş, ancak büyük çoğunluk için ya çok zor olmuş veya hiç mümkün olmamış…
Bugün de aynı durum geçerlidir….
Hz. Muhammed (sav) herkesin anlayabileceği bir şekilde konuşmaya çok özen göstermiştir.
Hatta “İnsanların anlamayacağı şeyleri insanlara söylememeleri” konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştur.
Bu nedenle gizli tutulan bu sır bilgiler, bu konulara vakıf olmayanların yanında dile getirilmemiştir.
Hz. Muhammed (sav)’in her zaman en yakınında bulunan Hz. Ebubekir (r.a) bu gizli bilgileri çok az insana aktarmış ve bu konuları diğer insanlara bildirmemelerini tavsiye etmiştir.
Hz. Ali (r.a) ise bu sır bilgileri (Hakikat bilgisi, Ledün ilmi) uygun gördüğü kişilere açıkça dile getirmiştir.
Ancak tarih sahnesinde bu bilgiler 1200’lü yıllarda açıkça dile getirilmeye başlandı…
Beyazıd-ı Bestami, Muhyiddin-i Arabi, Mevlana,
Yunus Emre, Sadrettin-i Konevi gibi değerli şahsiyetler
“Vahdet-i vücud” düşüncesini ortaya koymuşlardır.
Bu düşünce akımı o zaman yaşayanları çok derinden etkilemiştir.
“Allah” kelimesinin sırrına vakıf olanlar, tarih boyunca üç farklı farkındalık sürecinden geçmişlerdir.
1. Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği)
2. Vahdet-i Şuhud (Şahidlerin Birliği)
3. Şuhud-u ZAT (ÖZ’ü müşahede etme)
Kendini tanıma, kendini bilme, Rabbini bilme yolcuğunu kendi iç dünyalarında sürdüren bir kişi bu süreçlerden geçer…
Sonunda kendine gelir, kendi gerçek kimliğini bilir…
Hem Rabbini hem de Haddini bilir,
Ve susar…
Kendini bilmeyenlere de, hem Rablerini, hem de hadlerini bildirir…
“Allah” kelimesinin anlamını anlayabilmek için, samimi olan müslümanlar yıllarca, ömürleri boyunca çaba göstermişler, yememişler, içmemişler, anadan, babadan, yardan geçmişler… Hatta kendilerinden bile geçmişler…
Ve sonunda işin sırrını çözünce kendilerine gelmişler, bu dünyada iken sonsuzluğa kucak açmışlardır…
“Vahdet-i Vücud” düşüncesine göre;
Eğer görünen ve görünmeyen herşeyi “Allah” olarak kabul edersek;
“Külli şey’in halikün illa vecheh.” (Kasas 88)
(O’nun vechi hariç, herşey yok olucudur, aslında yoktur) ayetine göre;
“Allah yok olucudur” anlamı çıkmaz mı? Burada buna benzer birçok ayet gösterilerek sadece bu düşüncenin bütünü anlamada yetersiz kaldığı gösterilebilir.
İşte bunun içindir ki;
1500’lü yıllarda İmam-ı Rabbani bu görüşün yetersiz olduğunu ve yanlış anlamalara sebebiyet verdiğini dile getirerek, “Vahdet-i Şuhud” düşüncesini ortaya koymuş ve onu savunmuştur.
“Vahdet-i Şuhud” düşüncesi, “Vahdet-i Vücud” düşüncesindeki mahzurları ortadan kaldırdığı için daha çok rağbet görmüş ve o zamana kadar ortaya çıkan kaosu büyük ölçüde önlemiştir. Herkesin derin bir nefes almasını ve rahatlamasını sağlamıştır..

Nedir bu Vahdet-i Şuhud?

“Vahdet-i Şuhud”, “Şahidlerin Birliği” anlamına gelir.
Yani, Hakikatte bir tane şahid var, o da Allah’tır.
Buna göre;
Gören Allah’tır.
Şahid olunanlar, müşahede edilen varlıklar, görünen varlıklar sonradan yaratılmış olan varlıklardır.
Bu görüş,
Kur’an ayetlerine ve hadislere uygundur.
Şer’i kurallara uygundur.
Bu görüşe göre;
Allah, Allah’tır…
Kul, kuldur…
“Şehidallahü ennehu la ilahe illa hu” (Allah kendinden başka ilah olmadığına şehadet etti.) (Ali İmran 18)
Bu ayete göre şehadet edenin Allah olduğu dile getirilmektedir.
Bu durumda;
Bizden görenin, bizden işitenin, kısaca şehadet edenin Allah olduğu anlaşılıyor.
Ancak görünen Allah değil, yaratılmış olan varlıklardır.
Bu durumda görünen hiçbirşey Allah değil, onun oluşturduğu varlıklardır.
“Vahdet-i Vücud” düşüncesine göre;
Sadece var olan Allah’tır.
Gören de O’dur, Görünen de…
İşiten de O’dur, İşitilen de…
Şahid olan da O’dur, Şahid olunan da…
Abid de O’dur, Mabud da…
Seven de O’dur, Sevilen de…
Aşık da O’dur, Maşuk da…
Hamdeden de O’dur, Hamdedilen de..
Bunları istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz…
Bu ifadeleri destekleyen Kur’an ayetlerini, hadisleri, sahabenin sözlerini, Allah dostlarının sözlerini birçok kitapta bulabilirsiniz.
Bugün kuantum fiziği ile ilgilenen bilim insanları da buna benzer sözleri söylemektedirler…
“Kendi kendini gözleyen evren”
“Gören de evren, görünen de evren” gibi…
Hatta kendilerinin tanrı olduğunu söyleyen kişiler de az değildir.
Yani anlayacağınız ortalık gittikçe karışıyor, 1200’lü yıllardaki söylemler bugün çok açık bir şekilde dile getiriliyor…
Bizim din ile ilgilenen akademisyenlerimiz ise birbirlerini suçlamaktan başka birşey yapmıyorlar, yapamıyorlar….
Bugünlerde artık sadece “Ne olacak bu memleketin hali?” diyenlerin yanısıra, “Bu dünya nereye gidiyor?” diyenlerin sesi daha çok duyulmaya başladı…
Hawking bile; “1000 yıl içinde dünyayı terkedin” gibi cümleler sarfediyor…
Neler oluyor?
Acaba kıyamet (uyanış) gittikçe yaklaşmaya mı başladı?

ZAT’ı Müşahede Etmek

Üç farklı ZAT kavramı vardır:
1. Görünmeyen ve bilinmeyen, görünmesi ve bilinmesi asla mümkün olmayan ZAT (Öz)
2. Sonlu ve sınırlı olarak görünen ve bilinen ZAT (İnsan)
3. Sonsuz ve sınırsız olarak görünen ve bilinen ZAT (Evren)
“Şuhud-u ZAT”, ZAT’ı müşahede etmek demektir.
Görünmeyen ve bilinmeyen, görünmesi ve bilinmesi asla mümkün olmayan ZAT’ın (ÖZ’ün) varlığına iman edilir.
Sonlu ve sınırlı olarak görülen ve bilinen ZAT (İnsan), müşahede edilir.
Sonsuz ve sınırsız olarak görülen ve bilinen ZAT da (Evren de) müşahede edilir.
Gözle görünmeyen ve bilinmeyen, gözle görünmesi ve bilinmesi asla mümkün olmayan ÖZ, hem sonlu ve sınırlı olarak görünen ve bilineni, hem de sonsuz ve sınırsız olarak görünen ve bilineni müşahede etmektedir.
Gözle görünmeyen ve bilinmeyen, gözle görünmesi ve bilinmesi asla mümkün olmayan ÖZ, gözle görünür ve bilinir bir şekle bürünerek, kendi oluşturduğu varlıkları (görüntüleri) seyretmektedir.
Rüyamızda oluşan görüntüleri beynimizle görürüz. Fakat rüyamızda oluşan görüntüleri oluşturanı (beynimizi) göremeyiz.
Tıpkı bunun gibi; uyanık iken gördüğümüz görüntüleri yine beynimizle görürüz. Fakat, uyanık iken gördüğümüz görüntüleri oluşturanı (beynimizi) göremeyiz.
Ahirette ise göreceğimiz görüntüleri ruhumuzla görürüz. Fakat, ahirette göreceğimiz görüntüleri oluşturanı (Allah’ı) yine göremeyiz. Sadece O’nun vechini (celal veya cemal yüzünü) görebiliriz.
Ölmeden önce ölenler, yani bu dünyada iken ama’lıktan kurtulanlar, uyananlar, Allah’ın vechini (yüzünü) görebilirler,
daha doğrusu Allah’ın vechini (yüzünü) gördüklerinin farkına varırlar. Ancak O’nu asla göremezler… Çünkü “O”; hiçbir zaman görünmesi ve bilinmesi asla mümkün olmayandır.
“O” gizli bir hazinedir. Ve hep öyle kalacaktır…
“O”nu kendisinden başka hiçbir varlık hakkıyla bilemez ve idrak edemez.
Çünkü hakikatte; “O”ndan gayrı hiçbir şey yoktur.
Biz de O’ndan gayrı değiliz,
Her an O’nunla beraberiz.

Biz Kimiz?

Uykuda rüya görmekte iken gördüğümüz görüntüleri ve sesleri beynimiz oluşturmaktadır. Biz de beynimizin oluşturduğu görüntüleri ve sesleri beynimiz ile algılamaktayız.
Uykuda gördüğümüz görüntülere beyin diyebilir miyiz?
Uykuda işittiğimiz seslere beyin diyebilir miyiz?
Uykudaki hareketleri yapanlara beyin diyebilir miyiz?
Uykuda gördüğümüz görüntüler beynimizin oluşturduğu görüntüler değil midir?
Uykuda işittiğimiz sesler beynimizin oluşturduğu sesler değil midir?
Tıpkı bunun gibi;
Şu anda dünyada gördüğümüz varlıkları (görüntüleri),
İşittiğimiz sesleri Allah oluşturmuyor mu?
Bu görüntüleri ve sesleri Allah ile algılamıyor muyuz?
Uyandığımız zaman, uykuda, rüyada gördüğümüz görüntülerin hepsi birdenbire kaybolmuyor mu?
Uykuda, rüyada işittiğimiz seslerin hepsi birdenbire yok olmuyor mu?
Uyandığımız zaman beynimizi görebiliyor muyuz?
Tıpkı bunun gibi;
Şu anda dünya boyutunda gördüğümüz varlıklar (görüntüler) öldüğümüz (uyandığımız) zaman bizim için anlamını yitirmiyor mu?
Öldükten ve dirildikten (uyandıktan) sonra Allah’ımızı görebilecek miyiz?
Mahşer yerinde (kendini toparlama ve kendine gelme sürecinde) Allah’ımızı görebilecek miyiz?
Cennete gittiğimizde Allah’ımızı görebilecek miyiz?
Yoksa Allah’ımızın yarattığı mekanı ve varlıkları mı göreceğiz?
Onun oluşturduğu sesleri mi duyacağız?
Tüm bu algılamaları yine Allah’ımız ile algılamayacak mıyız?
Bütün bu varlıkları seyreden Allah değil mi?
Uyandığımız zaman bize sorsalar?
“Sen beyin misin?” diye…
“Hayır, ben beyin değilim, ama beyin benim beynim, o beyin bana ait” diye cevap vermez miyiz?
İşte bunun gibi;
“Allah bizim Allah’ımız”,
Ama “Biz Allah değiliz”…
Peki, biz neyiz?
Rüyadaki bir görüntü müyüz?
Bu sorunun cevabını ancak ama’lıktan kurtulursak verebiliriz…
Yani sidre-i müntehayı aşarsak…
Nerede mi?
Tabiki burada….

HU (Öz)

Kur’an’da geçen HU (ZAT) kavramı üç ayrı manaya gelir:
1. Zalim ve cahil olan insan (BEŞER),
2. Kendi hakikatini, özünü bilen insan (Hakiki KUL, MUHAMMEDİ BİLİNCE SAHİP olan KUL, ALLAH ismiyle işaret edilen VARLIK)
3. İnsanın ÖZ’ü (Tanımlanması asla mümkün olmayan)
Kelime-i Şehadeti söyleyen kimdir?
“Ben Allah’ı müşahede ediyorum” diyen kimdir?
Kur’an’da Al-i İmran Suresi 18. ayetinde Allah (cc) şöyle buyuruyor:
“Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ hu”…
Bu söz;
“Allah kendi ÖZ’ünden başka bir ÖZ’ün olmadığını müşahede etmektedir”
Yani,
“ALLAH, kendi ZAT’ını (ÖZ’ünü) müşahede etmektedir”
anlamına gelir.
Bizden müşahede eden “O” olduğuna göre;
ALLAH’ın ZAT’ı karşımızda duruyor, demektir.
ALLAH’ın ZAT’ı aşikar demektir.
Bu durumda;
“ALLAH’ın ZAT’ı hakkında tefekkür etmeyiniz” hadisi,
Şöyle bir anlam kazanıyor:
“ALLAH’ın ZAT’ı hakkında artık düşünmenize, tefekkür etmenize gerek yok,
Çünkü apaçık karşınızda duruyor.”
Bu durumu;
“Sahte benliklerinden kurtulamayanlar” idrak edemezler,
Ancak;
“Hakk’ın bakışı ile bakanlar” idrak edebilirler, anlayabilirler.
“İlah yok” demek,
“Ben İlah’ı şu anda müşahede edemiyorum” anlamına gelir.
O zaman,
Benim şu anda müşahede edemediğim varlık,…
“HU” diye ifade ettiğimiz “ZAT” tır.
Yani,
“Görünmesi ve bilinmesi mümkün olmayan varlıktır.”
“İlah yok” demek,
“Ben İlah’ı şu anda müşahede edemiyorum” anlamına gelir.
O zaman, benim şu anda müşahede edemediğim varlık,
“HU” diye ifade ettiğimiz “ZAT” tır.
Yani,
“Görünmesi ve bilinmesi mümkün olmayan varlıktır.”
“Allah var” demek de,
“Ben Allah’ı şu anda müşahede ediyorum” anlamına gelir.
Bu durumda;
“Sizin ilahınız birdir” ayeti,
Sizin “HU” diye ifade ettiğiniz “ZAT” bir tanedir,
Sizin “ÖZ”ünüz “BİR”dir,
Şeklinde bir anlam kazanır.
O’nun da görülebilen, bilinebilen ve tanımlanabilen haline,
“ALLAH” denir.
Kelime-i Şehadette;
Kısaca, ben, O’nun, “Görülemeyen, bilinemeyen ve tanımlanamayan halini” değil, “Görülebilen, bilinebilen ve tanımlanabilen halini”, yani “ALLAH”ı müşahede ediyorum, demiş oluyoruz.
Amentü’yü (Amentü B’illahi….) söylerken de;
Ben, O’nun, “Görülemeyen, bilinemeyen ve tanımlanamayan haline” Yani, “HU”ya (ZAT’a), “ÖZ”üme, “ÖZ”ümdekine, B sırrı ile ALLAH’a iman ediyorum, demiş oluyoruz.

Allah’tan Başka İlah Yoktur

“Yok” kelimesi, “Bir şeyin hiç olmadığını” değil, “Bir şeyin o anda müşahede edilemediğini” ifade ederken, “Var” kelimesi de, “Bir şeyin o anda müşahede edilebildiğini” ifade eder.
“La ilahe illallah” sözünü, “İlah yok, sadece Allah var” şeklinde ele alırsak, bazı yanlış anlamalara neden olabiliyor.
“La ilahe illallah” sözü sırlarla dolu bir sözdür.
Kelime-i Şehadette söylediğimiz, “Allah’tan başka bir ilah olmadığını müşahede ediyorum” şeklinde bir ifadenin dolambaçlı bir ifade olduğu açıktır.
O zaman kısaca “Ben Allah’ı müşahede ediyorum” demek, daha doğru olmaz mıydı?
“La ilahe illallah” sözünü “İlah yok, Allah var” şeklinde ele alırsak, bu mana,
“Ve ilâhüküm ilâhün vâhid…” (Bakara 163)… “Sizin ilahınız birdir” ayeti ile uyumlu olmaz.
O zaman;
“Allah’tan başka ilah yoktur” Şeklindeki bir anlam daha isabetli oluyor.
“Eşhedü en la ilahe illallah”
“Allah’tan başka ilah olmadığını müşahede ediyorum” diyoruz da, neden sadece, “Eşhedü Allah” yani “Allah’ı müşahede ediyorum” diye söylemediğimizi hiç düşündünüz mü?


Euzü Billahi min eşŞeytanir racim

Felak ve Nas surelerinin kısa manası, “Şeytan’dan B sırrıyla Allah’a sığınırım” demektir. Yani, “İkilik ve çokluk bilinci ile algıladığımız tüm varlıklardan, B sırrıyla Allah’a, kendi Öz’üme, kendi Öz’ümdekine sığınırım” demektir.
Bunun için bir sure veya bir ayet okumadan önce, “Euzü Billahi min eşŞeytanir racim” denir.
“Euzü Billahi min eşŞeytanir racim” demek;
“Ben, taşlanmış olan (eleştiren ve eleştirilen) şeytandan (Algıladığımız tüm varlıklardan), “B” sırrıyla Allah’a (Kendi Öz’üme, kendi Öz’ümdekine) sığınırım” demektir.
Tüm namazların ilk rekatlarında Fatiha suresini okumaya başlamadan önce “Euzü Billahi min eşŞeytanir racim” deriz. Ancak daha sonraki rekatlarda “Euzü” çekmeyiz. Bunun nedenini hiç düşündünüz mü?
Namaz kılarken bakışımızı sadece secde edeceğimiz yere yöneltiriz. Sağımıza, solumuza, yukarıya ve aşağıya (yani etrafımıza) bakmayız. Bunun nedenini biliyor musunuz?
Hatta etrafımıza bakarsak veya herhangibir kişiyle konuşursak namazımız bozulur.
Şeytan kelimesi “Şey” kökünden gelir. “Şey” kelimesi varlık anlamına gelir. Şeytan ise “Kişiyi ÖZ’ünden uzaklaştıran tüm varlıklar” demektir ki gözümüzle gördüğümüz tüm varlıklar, kulağımızla işittiğimiz sesler, aklımıza gelen dünya ve ahiret ile ilgili tüm duygular ve düşünceler “Şeytan” kavramının kapsamına girer.
Bu nedenle namaz kılmaya başladığımız andan itibaren kendimizi tam anlamıyla Öz’ümüze yöneltmemiz gerekir. Onun için tüm dikkatimizi Öz’ümüze yönelttikten sonra “Besmele” çekerek Fatiha suresini okuyabiliriz.
Kıldığımız namazın gerçek anlamda miracımız olabilmesi için, Fatiha suresini okuyanın Hakk, dinleyenin de Hakk olduğunun bilincinde olmamız gerekir. İşte o an “Rabbin namazdadır” sözü daha iyi anlaşılır.
Bu hal yaşanmaya başladıktan sonra ibadet eden ile ibadet edilen, ruku eden ile ruku edilen, secde eden ile secde edilen BİR’dir.
Onun için birinci rekattan sonraki rekatlarda “Euzü” çekilmesine gerek kalmaz. Çünkü kişi o anda tüm varlıklardan kurtulmuş, halk suretinde fakat Hakk olarak namaz kıldığının farkındadır. Bu farkındalık ile kılınan namaz Allah resulünün kıldığı namaz gibidir.
Son oturuşta dile getiren “Kelime-i Şehadet” in sırrına ulaşılınca namaz öncesinde şeytan olarak algılanan varlığın önce “Allah” daha sonra da “Muhammed” olduğu idrak edilince selam verilir ve namaz sona erer. Artık selam veren ile selam verilenin BİR olduğu anlaşılmıştır.
Bu farkındalığa ulaşan kişinin salahı sona ermiş ve o kişi felaha kavuşmuş, yani kurtuluşa ermiştir.
Artık bu kişi Allah’ın mekrini (hilesini, tuzağını, oyununu) çözmüş olmanın zevkini yaşamaktadır…

Bismillahirrahmanirrahim

Kur’an-ı Kerimden bir sure veya bir ayet okumaya başlamadan önce; “Bismillahirrahmanirrahim” deriz.
Bu sözün anlamı;
Ben bu sözü “Rahman ve Rahim Olan Allah Adına” söylüyorum, bu söz, “Bana ait değil, Allah’a aittir” demektir.
Herhangi bir işi yapmaya başlamadan önce de “Bismillahirrahmanirrahim” deriz,
Bu sözün anlamı;
Okumaya, konuşmaya veya bir işi yapmaya “Rahman ve Rahim olan Allah adına” veya “Rahman ve Rahim olan Allahın adını anarak” başlıyorum, demektir. Bu işi yapan Hakikatte “Ben değilim, Allah’tır” demiş oluruz.
Çünkü; “La havle vela kuvvete illa billah” (Allah’tan başka bir güç kuvvet sahibi varlık yoktur.)
Benim gücüm ve kuvvetim, O’nun gücü ve kuvvetinden başka bir şey değildir.
Bu sözün zahirde kulun (insanın) söylediği zannedilirken,
Hakikatte, o kulun (insanın) özü (HU) veya özündeki (HU) söylemektedir.
Buna da (yani HU’ya da) kısaca; “Ben” deriz.
Bu durumda, besmeleyi söyleyen “HU” dan (Öz’den, O’ndan) başkası değildir.
Bir hadis söylemeden önce;
“Hz. Muhammed (sav) şöyle buyuruyor” deriz,
Bu sözün anlamı, “Bu söz, bana ait değil, Hz. Muhammed (sav)’e aittir” demektir.
Ahmet’in sözünü söylemeden önce; “Ahmet şöyle söyledi” deriz,
Bu sözün anlamı; “Bu söz, bana ait değil, Ahmet’e aittir” demektir.
Kendimize ait bir söz söylemeden önce, “Bana göre, kendimce” diye söze başlarız.
Kendimize ait olduğunu söylediğimiz sözün; hakikatte kime ait olduğunu, hiç düşündünüz mü?
Herhangi bir sureyi veya ayeti okuyan kişi ile kendisine surenin veya ayetin okunduğu kişi aynıdır. Yani, hitap, kendinden kendinedir.
Bir kişinin aynadaki kendi görüntüsüyle konuştuğu zaman, kendi görüntüsüne “Sen” diye hitap ettiği de düşünülürse, “O” diye söylenenin de, “Sen” diye hitap edilenin de, “Ben” diye ifade ettiğimizin de hepsinin aynı olduğunu farkederiz.
Ben (Kul olarak), kendi kendime (Kendi özüme)
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adını anarak söze başlıyorum”. Yani “Bu sözlerin bana (zahiri olarak görünen cismime) ait olmadığının, ÖZ’üme ait olduğunun bilincinde olarak sözlerime başlıyorum”, demiş oluyoruz.
“Kendim” sözü, “Kenz” sözünden gelir, kenz “hazine, öz” anlamlarında kullanılır. “Kenz-i Mahfi” “Gizli Hazine” demektir.
Gizli Hazine;
Sizin ÖZ’ünüzdedir.
Sizin ÖZ’ünüzdür,
SİZ’siniz.

Rahman ve Rahim

Bir kişide, “Rahmaniyet” özelliği açığa çıkarsa, mü’min ile kafir arasında bir fark göremez olur. (Hakikat bilinci)
“Rahimiyet” özelliği açığa çıkarsa, mü’min ile kafir arasında fark görür. (Şeriat bilinci)
Hem “Rahmaniyet”, hem de “Rahimiyet” özellikleri açığa çıkarsa, mü’min ile kafir arasında, batınen fark görmezken, zahiren fark görür gibi davranır. (Marifet bilinci)
Bu bilince ulaşanlar, Muhammedi bilince ulaşanlardır,
kendilerine nimet verilenlerdir, sırat-ı müstakim üzere olanlardır.
Ne mutlu Muhammedi bilince ulaşanlara !!!
Ne mutlu Kendilerine nimet verilenlere !!!
Ne mutlu Sırat-ı Müstakim üzere olanlara !!!
Allah; Rahman ve Rahimdir. Allah, Rahman’dır, yani nimetini mü’min ile kafir arasında fark gözetmeksizin herkese cömertce verir. Allah, Rahimdir, nimetini sadece kendine yönelenlere verir, kendine yönelmeyenleri kendi haline bırakır.
Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kişiler, kendine gelmenin zevkini sürekli yaşarlarken, kendilerine nimet vermedikleri kişiler ise, asla kendilerine gelemezler ve sıkıntılardan kurtulamazlar.
Allah, “Rahmaniyet”i gereği ama (kör) olanlar ile ama (kör) olmayanları birbirinden farklı görmemelerine karşın, “Rahimiyet”i gereği ama (kör) olanlar ile ama (kör) olmayanları birbirinden ayırır. Ama (kör) olanlar Allah’ın gazabına uğrayanlar ve dalalete sevkettikleri, ama (kör) olmayanlar ise nimet verdikleridir.

Salah (Namaz)

Salah, ALLAH’a yönelmek, ALLAH ile beraber olmak, ALLAH’ın huzurunda olmak anlamlarına gelir. Ezan okunurken söylenen “Hayye alessalah” ifadesi,”Haydin SALAT’a, Haydin ALLAH ile beraber olmaya, Haydin ALLAH’ın huzuruna” demektir.
Peki şimdi size soruyorum: Biz camiden çıkınca veya seccadeden ayrılınca; ALLAH’tan, ALLAH’ın huzurundan ayrılmış mı oluyoruz?… Her an O’nunla beraber değil miyiz?… Her an O’nun huzurunda değil miyiz?…
O’nunla beraber olmayan, O’nun huzurunda olmayan var mı? “YOK”. Fakat, O’nu bilmeyen, O’nunla her an birlikte olduğunun bilincinde olmayan, O’nun her an huzurunda olduğunun farkında olmayan,7-8 milyar insan var.
Bu farkındalığı yaşayanları tenzih ederim.

Namaz Kılarken Kime Secde Ediyoruz?

Namaz kılan müslüman kardeşlerime soruyorum: “Allah’tan başkasına secde eder misiniz? diye.
“Hayır, Allah’tan başkasına secde etmeyiz.” diyorlar. Peki,
“Namaz kılarken nereye secde ediyorsunuz?” diye tekrar soruyorum. “Yere, halıya veya seccadeye” diye cevap veriyorlar. Peki, diyorum, “Hani Allah’tan başkasına secde etmeyiz” diyordunuz, “Bunu nasıl açıklayacaksınız?” diyorum. Şaşırıp kalıyorlar.
Siz bu işe ne dersiniz?

Namaz

Dört farklı şekilde kılınan namaz vardır:
1.Gaflet halinde kılınan namaz:
“Vay o namaz kılanların haline, kıldıkları namazdan gafildirler” (Maun 4)
“Ey iman edenler, sekr halinde iken namaza yaklaşmayın” (Nisa 43) gibi ayetler, gaflet içinde iken, sekr halinde iken, uykulu bir halde iken, namazdan uzak durulmasını emrederken, bu halde namaz kılanların, kendilerine gelmek için, gaflet halinden, uykulu halden kurtulmaları için çaba göstermeleri gerekmez mi?
2.İhsan seviyesinde kılınan namaz:
Bu namaz, her ne kadar biz Allah’ı görmüyorsak da “O” bizi görüyor, bilinciyle kılınan namazdır. Bu namaz “Ebrar”ın kıldığı namazdır.
3.Hakikati idrak edenlerin kıldıkları namaz:
Bu namaz, her an Allah’la beraber olduğunun farkında olan, Hakk-al yakin seviyesinde, kendinden konuşanın, kendinden işitenin, kendinden işleyenin, ibadet halinde olanın Hakk olduğunun bilincine ulaşanların kıldıkları namazdır.
4.Marifetullaha ermiş olanların kıldıkları namaz:
Bu namaz, erenlerin, evliyanın, enbiyanın, her an Hakk ile beraber olmakla beraber, zahiren halk ile birlikte olabilen,
sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirebilenlerin,
Arif-i Billah’ların (B sırrı ile Allah’a inanların) kıldıkları namazdır.

Bayramı Önceden Yaşamak

Sevgili dostlarım;
Onbir ay cennette yaşar gibi yaşarken,
Yeme, içme ve eşimizle birliktelik her zaman serbestken,
Ramazan ayında sahurdan iftara kadar bu fiillerimiz sınırlandırılmışken,
Sadece iftar ile sahur arasında bu fiillere izin verilmişken,
Hatta, Ramazan ayının (itikaf için) son on gününde,
Hz. Muhammed (SAV)’in mescide kapanarak, herşeyden tamamen uzaklaştığını, ve bizlere de bunu tavsiye ettiğini düşündüğümde, Ramazan ayının neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya çalıştım.
En sonunda, Ramazan ayının;
Bizim, yemeye, içmeye ve cinselliğe gereksinimi olmayan bir varlık olduğumuzun farkındalığına ulaşmamız için, disiplinli bir uygulamanın yapıldığı bir ay olduğunu, farkettim.
Hatta, cennet hayatında herşeyin serbest olmasına rağmen, serbest olan şeyleri (yeme, içme, cinsellik gibi) yapmasak bile,
hastalığın ve ölümün olmayacağı bilgisinin bize verilmesinin, bir işaret olduğunu anladım.
Bu farkındalığa, uygulamalı olarak ulaşmanın sonunda ise, bayram yapmaya hakkımızın olduğunu öğrendim.
Bu nedenle RAMAZAN;
Benim için bir BAYRAM sevinciyle yaşanacak bir ay oldu ve ben BAYRAM’ımı şimdiden yaşamaya başladım.
Darısı HEPİMİZİN BAŞINA….

Korku İle Ümit Arası

Tarih boyunca insanlar bilemedikleri, anlayamadıkları ve
kendilerine zarar veren varlıklardan hep korkmuşlardır.
Korktukları varlıklara karşı kendilerini koruma ihtiyacı hissetmişlerdir. Korktukları varlıkların sırlarını çözdüklerinde,
onları kendi arzu ve istekleri doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır.
Tanrı kavramı da bu korkuların bir sonucu olarak gelişmiştir.
İlk zamanlarda insanlar korktukları varlıkları
“Tanrı” olarak tanımladıkları için, dinlerin temelini “korku” faktörü oluşturmuştur.
İnsanlar ilk zamanlarda kendilerine korku veren varlıklar ile iyi geçindiklerinde onların kendilerine zarar vermediklerini,
onları kızdırırlarsa çok kötü sonuçlarla karşılaştıklarını görmüşlerdir.
Bu nedenle onları kızdırmayacak şekilde söylemlerde bulunmuşlar, onların hoşlarına gidecek tavır ve davranışlarda bulunmuşlardır.
Bu durumda, “Tanrı” kavramı bir korku unsuru olarak insan yaşamında büyük bir yer almıştır…
İbrahimi dinlerden olan Musevilik inancında korku faktörü, İsevilik inancında sevgi faktörü ön plandadır…
İslam dininde ise hem korku, hem de sevgi faktörü birliktedir…
İslam dinini bütünsel olarak kavrayamayanlarda korku faktörü ön planda iken, İslam dinini bütünsel olarak kayrayabilenlerde sevgi faktörü ön plana geçmiştir. Bu nedenle, semavi dinler veya İbrahimi dinler olarak tanımlanan dinlerde, korku ve sevgi faktörü her zaman geçerli olmuştur.
İyi bir müslümanın “korku ve ümit” arasında olması gerektiği sürekli olarak vurgulanır.
Çünkü;
Henüz olgunlaşmamış, kemale ermemiş bir müslümanın “Korku ve ümit” arasında olması, onun hem kendisine hem de topluma zarar verecek söylemlerde bulunmamasına,
olumsuz tavır ve davranışlardan uzak kalmasına,
güzel ahlak sahibi olmasına yol açacaktır.
Gaflet uykusundan uyanmış, olgunlaşmış, kemale ermiş, aydınlanmış müslümanlarda bu kavramlar (korku ve sevgi) çok daha farklı şekilde algılanmıştır.
Olayların içyüzünü (hakikatini) daha iyi kavrayan bu kişilerde, tüm insanları sevgi ve muhabbetle kucaklayacak bir bakış açısı gelişmiştir.
Bugün, bu bakış açısı (Rahmani bir bakış) ile insanlara yaklaşabilen kişilere gereksinim vardır.

4. BÖLÜM

Uyanmak, “Ama” lıktan kurtulmak, Yakine Ermek

Uyanmak nedir? “Ama” lıktan kurtulmak ne anlama gelir? Sidre-i müntehayı aşmak ne demek? Yakine ermek ne demektir? gibi sorular bugün cevaplanması gereken en önemli sorulardır.
En azından bilgi düzeyinde bu kavramlar bilinmelidir. Bu kavramları bilmek bile uyanışa bir vesiledir. Eğer bu kavramlar bilinirse, kişinin hayatında çok büyük açılımlar gerçekleşir.
Birçok sorunun cevabı “Allah” kelimesinde saklıdır…
“Allah” kelimesinin anlamına vakıf olan, uyanır, yakine erer, ama’lıktan kurtulur. Bu nedenle “Allah” kelimesinin manasını iyi bilmek gerekir.
Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Yakine ermeyi özet olarak;
“Kenzimizden (ÖZ’ümüzden) başkasının olmadığının farkına varmak” diyebiliriz.
“Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen herşeyden öte bir varlık olduğumuzun idrakine ulaşmak” diyebiliriz.
Aynı zamanda;
Görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen herşeyin kenzimize (hazinemize, ÖZ’ümüze) ait olduğunun bilincine ulaşmak” diyebiliriz.

Uyanmanın İlk Belirtisi Nedir?

Ölmeden önce uyanamamış olanlar (ama olanlar), ahirete gittiklerinde yaptıklarının karşılıklarını göreceklerdir. Çünkü, burada ölmeden önce uyanmamış olanlar, ya cennete, ya da cehenneme gideceklerdir. Ölmeden önce uyanmış olanlar da, hem uykuda olanların cennete girmeleri için gerekli yardımı yaparlarken, hem de uykuda olanları uyandırmakla görevlendirilirler.
Eğer, uykuda olanları uyandırabilirlerse, uykudan uyandırdıkları ile, sonsuza kadar birlikte olma hakkını kazanmış olurlar. Eğer uyandıramazlarsa, sonsuza kadar yalnız kalma (ehadiyette, teklikte kalma) durumuyla karşı karşıya kalırlar… Uykuda olanlar, sonsuza kadar uykuda olanlarla, uyanmış olanlar da, sonsuza kadar uyanmış olanlarla birlikte olacaklardır.
“Uyanmanın ilk belirtisi nedir?” derseniz;
“Kişiyi sıkıntıya sokan tüm kavramlardan (herşeyden) kurtularak, kişiye huzur veren tüm kavramlarla (herşey ile), yaşamlarını sonsuza kadar sürdürmektir” derim.
İlk uyanış anında, insanın içinde bir korku ve ürperme olur, “Bana ne oluyor?” diye…
Uyandıktan hemen sonra yaşadığı bu korku sona erer, içinde tarifi mümkün olmayan bir rahatlama ve huzur olur. Bir süre geçtikten sonra, diğer insanlara karşı o ana kadar hissetmediği müthiş bir sevgi hisseder. Daha sonra da, bu sevgi hissi onun sözlerinin ve davranışlarının güzelleşmesine yol açar.
Bu kişi, en sonunda herkesin sevip saydığı çok değerli bir insan haline dönüşür…

Uyuyan Kişi Uyanınca…

Ramazanda oruçlu olan bir kişinin uyuduğunu, uykusunda rüya görürken yiyip içtiğini, daha sonra uyandığını farzedelim.
Bu kişinin orucu bozuldu mu? Bozulmadı mı? diye bir soru sorsam, hemen “Bozulmadı” dersiniz.
Öğle ezanı okunurken bir kişinin uyuduğunu, uykusunda rüya görürken öğle namazını kıldığını, daha sonra uyandığını farzedelim.
Bu kişinin namazını yeniden kılması gerekir mi? gerekmez mi? diye bir soru sorsam, hemen “Gerekir” dersiniz.
Uykuda olan bir kişinin, uykusunda rüya görürken bir adamı öldürdüğünü, tam polislerin yakalayacakları sırada uyandığını farzedelim.
Bu kişiyi hapse atarlar mı? Atmazlar mı? diye bir soru sorsam, hemen “Atmazlar” dersiniz.
Uykuda olan bir kişinin, uykusunda rüya görürken çok zengin olduğunu, daha sonra uyandığını farzedelim.
Bu kişinin zenginliğinin bir önemi kalır mı? Kalmaz mı? diye bir soru sorsam, hemen “Kalmaz” dersiniz.
Uykuda olan bir kişinin, uykusunda rüya görürken gırtlağına kadar borç içinde olduğunu, daha sonra uyandığını farzedelim.
Bu kişinin borçlarını ödemesi gerekir mi? Gerekmez mi? diye bir soru sorsam, hemen “Gerekmez” dersiniz.
Demekki;
Uykuda iken yapılan fiillerin, ister iyi olsun, isterse kötü olsun, uyanınca hiçbir önemi kalmıyor.
İşte bunun gibi, birinci uyanışı gerçekleşen bir kişi de, rüyasında kendi yaptıklarının ve başkalarının yaptıklarının hiçbir önemi olmadığını anlar. Ve, hayretler içinde kalır, içinde çok büyük bir rahatlama hisseder.
Uyanan bir kişi de, uyanık iken her yaptığı fiilin, karşılığını göreceğinin farkına vardığı için de, asla kendisini zor duruma düşürecek bir söz söylemez ve olumsuz davranışlarda bulunmaz, olgun, kamil ve güzel ahlaklı bir insan olur.

İkinci Uyanış (Marifete Ermek)

Akla şöyle bir soru gelebilir: Hocam, tamam 1. uyanışı anladık da, ikinci. uyanış nedir?
İkinci uyanış, birinci uyanışı gerçekleştirmiş olanların anlayabileceği bir durumdur, “Farkındalığın farkındalığı” diye anlatılmaya çalışılan haldir, tasavvufta “Marifete ermek” kavramıyla ifade edilen güzelliktir.
Teklik bilincinden tekrar ikilik ve çokluk boyutuna geçmektir. Fakat, bu önceden yaşanılan ikilik ve çokluk boyutu değildir. Bu boyut, bilim insanlarının, “Paralel Evrenler” ve “İçiçe evrenler” kavramıyla anlatmaya çalıştıkları boyuttur. Bu boyutu ancak bu boyutta yaşayanlar anlayabilir, bu boyut sadece yaşanır, anlatılması mümkün değildir.
Evrenle bütünleşerek, BİR olanla BİR’likte olan kişi, birinci uyanışını tamamen gerçekleştirmiş, sükunete, sessizliğe, dinginliğe ve huzura ulaşmıştır. Kendisinden başka bir varlık kalmadığı için, artık tüm fiiller, sıfatlar ve esmalar kendinden kendinedir,
Yani;
Gören de kendisi, görünen de kendisidir,
Seslenen de kendisi, işiten de kendisidir,
Bilen de kendisi, bilinen de kendisidir,
Öven de kendisi, övülen de kendisidir,
Seven de kendisi, sevilen de kendisidir,
Aşık da kendisi, maşuk da kendisidir,
İbadet eden de kendisi, ibadet edilen de kendisidir.

Bu kişi; kuantum fizikçilerinin, “Kendi kendini gözleyen evren” diye ifade etmeye çalıştıkları hali yaşamaktadır.

Farkındalığın farkındalığına ulaşan, ikinci uyanışını gerçekleştiren ve marifete erenler, uykuda olanları uyandırmak (Birinci uyanışlarını sağlamak) için;
Kendilerinin uykuda olduklarını, rüya görmekte olduklarını, aslında, kendilerinden başka kimsenin olmadığını, şu anda yaşamakta oldukları herşeyin gelip geçici şeyler olduğunu, kendisinin bile bir görüntüden ibaret olduğunu,
uyandıkları zaman bunu anlayacaklarını, onlara söylerler.
Birinci uyanışını gerçekleştirmiş olanları, aslında uyanmış olduğunu zanneden, ikinci uyanışı henüz gerçekleşmemiş kişileri uyandırmak için ise;
Kendilerinin gerçekte uykuda olduklarını, kendilerini uyanmış zannettiklerini, kendilerinden başka kimsenin olmadığı düşüncesinin doğru olmadığını, şu anda yaşadıkları herşeyin tamamen gerçek olduğunu, herkesin gerçek olduğunu, kendisinin de gerçek olduğunu, daha önceden bildikleri herşeyin doğru olduğunu, kendilerinin bir toplum içinde yaşadıklarını, toplumun kurallarına uymanın kendileri için çok önemli olduğunu, kim ne yaparsa yapsın karşılığını kesinlikle göreceklerini onlara söylerler.

Ne mutlu Farkındalığın Farkındalığına Ulaşanlara !!!
Ne mutlu Marifete Erenlere !!!
Ne mutlu başkalarını da Marifete Erdirebilenlere!!!

5. BÖLÜM

Bizim G/ÖZ’ümüz

Bizim beynimiz, dışarıdaki görüntüleri gözümüz ile algılar. Gözümüz, aslında ÖZ’ümüzün dışarı açılan bir penceresidir.
ÖZ’ümüz, gözümüz aracılığıyla bu boyutta 400 ile 700 nanometrelik dalga ve titreşimleri, madde olarak algılamaktadır.
ÖZ’ümüz, 400 ile 700 nanometrelik dalga ve titreşimlerden çok daha küçüklerini algılayabildiği gibi çok daha yüksek dalga ve titreşimleri de algılama özelliğine sahiptir.
Bunun için boyut atlama zorunluluğu vardır.
Bu boyut atlama işlemi, ya fiziki olarak ölerek veya ölmeden önce ölerek (yani uyanarak) gerçekleşir. Bazı kişilerin doğuştan farklı boyutları algılayabilme yetenekleri vardır. Bazı kişiler de özel çalışmalar yaparak bu algılama yeteneklerini geliştirebilmektedirler.
Boyut atlandığında;
Bizim G/ÖZ’ümüz, daha yüksek dalga ve titreşimleri algılar hale gelir.
En son boyutta;
ÖZ kendi ÖZ’ünü müşahede eder, ancak bu dile gelmez, gelemez…
Çünkü o boyutta dil kalmaz, söz kalmaz.

ÖZ’ümle Muhabbet

Kendi özüme sordum:
“Uykuda olanlar, uyanık taklidi yapabilirler mi?” diye.
“Hayır, yapamazlar” dedi.
Tekrar sordum:
“Uyanık olanlar, uykuda taklidi yapabilirler mi?” diye.
“Evet, yapabilirler” dedi.
Peki; “Uyanık olanların uykuda taklidi yaptıklarını uykuda olanlar anlayabilirler mi? diye sordum.
“Hayır, anlayamazlar” dedi.
Yine sordum: “Uyanık olanların uykuda taklidi yaptıklarını uyanık olanlar anlayabilirler mi? diye.
“Evet, anlayabilirler” dedi.
“Peki, bildiğin bir uyanık var mı?” diye sordum.
“Var” dedi.
“Kim?” dedim.
“O” dedi.
“O zaman, uykuda taklidi yapan O mu?” dedim.
“Evet” dedi.
“Peki, bunu sen nereden biliyorsun?” dedim.
“Ben O’yum, hala anlayamadın mı?” dedi.
O AN anladım ki; Bütün rolleri oynayan, uykuda ve uyanık taklidi yapan O imiş…
Ben de O’ndan gayrı değilmişim…

Biz O’ndan Gayrı Değiliz

Beş duyumuzla algıladığımız nesnelere biz “VAR” deriz. Algılayamadıklarımıza da “YOK” deriz.
Ancak;
Bir şeyin görünüyor olması onun var olduğunu göstermez, görünmüyor olması da yok olduğunu göstermez.
Onun için evreni görüyor olmamız evrenin var olduğunu göstermez.
Uykuda, rüyamızda gördüğümüz nesneleri beş duyumuzla algılamamıza rağmen uyanınca hepsinin birdenbire kaybolması bunun kanıtıdır.
Tüm görünen herşey yok olabilir, ama gören gerçektir, işiten gerçektir, bilen gerçektir.
Onun için bizim bedenimiz bir görüntü olsa bile BİZ gerçeğiz.
Çünkü biz göreniz, işiteniz ve bileniz.
Bedenimiz bir görüntüden ibaret olsa bile biz VARIZ.
Ve bütün görüntüleri oluşturan ve seyreden de BİZ’iz,
Bizim ÖZ’ümüzdür…
Biz de O’ndan gayrı değiliz.

Bildiklerimizi Paylaşmak

Sevgili dostlarım,
“Kendini bilen, Rabbini bilir” hadisine göre, Rabbimizi tanıyabilmek için kendimizi bilmek mecburiyeti vardır.
Onun için kendi kimliğimizin ne olduğunu ne olmadığını öğrenmek zorundayız.
Bu konuda konuşanların, genellikle kendilerini bilmeden konuştuklarını, yazdıklarını müşahede ettiğimiz için sınırlı imkanlar çerçevesinde gerçekleri dile getirmeye çalışıyoruz, hiçbir kimseye çatmadan, kimseyi incitmeden, kimseyi sorgulamadan, eleştirmeden…
Bu nedenle;
Bizi eleştirenlere de, bize destek verenlere de “Eyvallah” deyip geçiyoruz, kimseyi kırmamak, incitmemek için…
Her insan, her müslüman kendi bildiklerini özgürce paylaşmalı ve paylaşabilmeli…
Ancak,
Her doğruyu da her yerde söylememeli…
İnsanların akıllarının alabileceği kadarını dile getirmeli..
Kapasitesi yüksek, kültür altyapısı müsait, samimi ve güzel ahlak sahibi olan kişilerden ise önemli bilgiler gizlenmemeli…
Hakikate ve marifete vakıf olanların sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirebilmeleri için her türlü kolaylık sağlanmalı, gereken destek verilmelidir.

Share

Ev Kadını izle Anaokulu Öğretmeni izle Sorry to Bother You izle Reversing Roe: ABD’deki Kürtaj Yasası izle İçimdeki Şeytan izle