BİR’den BİR’e UYANMAK (3.BÖLÜM)

3. BÖLÜM

Tevhîd Mertebeleri

Kelime-i tevhîd yâni “Lâ ilâhe illallah” sözü çok değerlidir. Bu söz, kişilerin bilinç düzeylerine göre değişik şekillerde anlam kazanır. En bilinen mânâsı “Allah’tan başka ilah yoktur” şeklindedir. “İlah yok sâdece Allah var” şeklinde tercüme edenler de bulunmaktadır. Ancak bu şekilde verilen manalar insanların hakîkati anlamaları için yeterli olmamaktadır. “İlah” ve “Allah” kelimelerinin ne anlama geldiği bilinmediği sürece söylenen sözler çok fazla etkili olmayacaktır.

Hz. Muhammed (sav) bir hadîsinde “Men kâle lâ ilâhe illallah dehalel cenneh”: Kim samîmî olarak lâ ilâhe illallah derse cennete girer (Süyutî, Fethu l-Kebîr, 3:220) buyurmaktadır. Bu durumda kelime-i tevhîd cennete girişin anahtarı olmaktadır.

Ebrâr (kitabı sağ elinden verilecek olanlar, cennet ehli, saidler) bu sözü söyleyenlerin öldükten sonra tekrar dirilip cennete gireceklerini düşünürler.

Mukarrebûn (hesapsız kitapsız cennete girenler, Allah dostu olanlar) ise bu sözün mânâsını gerçekten idrâk edebilenlerin burada cennet gibi bir hayatı yaşamaya başladığını bilirler. Hattâ burada yaşanan cennetin, Zât cenneti olduğunun bilincinde olarak yaşarlar.

Ebrârın gideceği cennet, köşklerin, sarayların, hûrilerin olduğu, çeşit çeşit meyvelerden yenilecek olan, zevk ve sefâ içinde yaşanacak olan cennettir. Yedi kat cennet denen cennetler bu cennetlerdir. Ebrâr bu cennetlerde amellerine göre Allah’ın cemâlini de zaman zaman görürler. Geri kalan vakitlerini kendi cennetlerinde geçirirler.

Mukarrebûnun gideceği cennet bu cennet değildir. Onların gideceği cennette köşkler, saraylar, huriler yoktur, orada sâdece Allah vardır. Orası da burasıdır, içinde yaşadığımız bu dünyadır ve onlar sonsuza kadar nerede olurlarsa olsunlar her zaman ve yerde Allah’ı müşâhede ederler.

Yûnus Emre bir beyitinde;

Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köşkle birkaç hûri,
İsteyene ver sen onu,
Bana seni gerek seni.
diyerek bu durumu güzel bir şekilde dile getirmiştir.

Kendini bilenler (mukarrebûn) hem kendilerinde hem de her yerde ve her şeyde (varlıkta) Allah’ı görürler ve her an onunla birlikte olmanın hazzını ve mutluluğunu yaşarlar. Bu lezzeti tatmayanlar bilmezler.

İşte söz konusu edilen bu nimete ermek için bu âriflerin, ârif-i billahların (kendini bilenlerin) “Kelime-i Tevhîd”i nasıl anladıklarını, bu değerli söze ne anlam verdiklerini iyice bilmemiz gerekiyor.

Bu konuyu Kur’ân’ı ve Hz. Muhammed (sav)’in sözlerini çok iyi anlayıp, değerlendiren ve hayatlarını bu bilinçle yaşayan kişilerin bakış açıları çok önemlidir. Allah dostları veya evliyâ diye tanımlanan bu kişilere “Tevhîd ehli” de denir. Bunlar sâdece kelime-i tevhîdi çok iyi anlayabilmeleri sayesinde bu yüksek mertebelere ulaşmışlardır.

Önceden bilinen tevhîd ile ilgili bilgiler, kendini bilenlerin (tevhîd ehlinin) bakış açısıyla değerlendirildiğinde, hemen hemen tüm insanların da aynı zevkleri yaşaması işten bile değildir. Bu konuyu merâk edenler için bütün sırlar açılmış, gizli olan hiçbir şey kalmamıştır.

Önceden bâzı endişe ve kaygılarla dile getirilmesinden çekinilen sır bilgiler (gerçekler) günümüzde işin ehli olan kişiler tarafından tüm açıklığı ile ortaya konmaktadır.

Yapılması gereken tek şey, bu kadim bilgilerden tüm insanların haberdar edilmesidir.

Bilim insanlarının son zamanlarda elde ettikleri bilimsel gerçekler (kuantum fiziği, birleşik alan, bilinç gibi) bu kadim bilgilerin anlaşılmasını çok kolaylaştırmıştır.

Günümüzde birçok kişi bu kadim bilgilere ulaşmış ve bu bilgilerin kendilerine sağladığı açılımlar sayesinde çok güzel, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamaktadırlar.

Stresli, sıkıntılı ve huzursuz bir yaşam süren günümüz insanının bu dertlerinden kurtulmaları için, bu konuyu bir an önce ele almaları ve anlamaya çalışmaları gerekmektedir.

Gerçekleri bir an önce öğrenmek ve yaşamak isteyen kişilerin, bu konuları bilen, yaşayan ve yaşatabilen kişilerle iletişime geçmeleri, sinerjik etki yaratacak ve bu süreci hızlandıracaktır.

Bu değişim süreci, sâdece kişilerin sıkıntılarından ve dertlerinden kurtulmaları ile kalmayıp, çok farklı sanatsal etkinliklerin artmasını da berâberinde getirecektir.

Tüm insanların bu güne kadar hiç yaşamadıkları güzel günlerin çok yakın olduğu bir sürecin içindeyiz. Önümüzdeki yıllarda, çok önemli değişimlerin yaşanacağı, âdetâ cennet gibi bir hayatın altyapısının hazırlanmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm bu güzelliklerin yaşanması için sâdece insanların bilinçlerinde sıçramaların oluşması yeterli olacaktır. İnsanlar bunun için çaba gösterseler de, göstermeseler de bu durum gerçekleşecektir.

Bu olay, insanlık tarihinde ilk kez yaşanacak bir süreçtir. Tüm dünya insanlarının sevgi, saygı, hoşgörü, mutluluk ve huzur içinde yaşayacağı bu süreç âdetâ bir patlama şeklinde gerçekleşecektir. Kıyâmet denilen bu olay, tüm insanlığın bir dirilişi, bir uyanışı olacaktır. Artık bundan sonra sonsuza kadar hiçbir sıkıntı çekilmeyecek, akla hayâle gelmedik güzellikler yaşanacaktır.

Hindistan’da maymunları yakalamak için hazırlanan bir maymun tuzağı varmış. Maymun avcıları, maymunun elinin girebileceği kadar büyüklükte bir kovuğun içine ceviz veya muz gibi maymunun sevdiği yiyecekleri koyarlarmış. Maymun kovuğun deliğinden elini içeri sokarak yiyeceği avucunun içine alıp yumruk yapınca elini çıkarmak istediği zaman, küçük olan kovuğun deliğinden elini çıkaramadığı için tuzağa yakalanıyormuş. Maymunun kurtulması için yapması gereken şey, sâdece elindekileri bırakıp elini kovuktan çıkarması iken, bunu yapamadığı için, avcılar da gelip maymunu yakalıyormuş. Bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadirmiş.

İşte bizim de bu güne kadar edindiğimiz bilgilerimiz ve değer yargılarımız bizim için bir tuzak durumundadır.

Onun için geçici olarak önceki bilgilerinizi bir kenara bırakarak bu yeni bilgileri anlamaya çalışırsanız, süreç çok hızlı gelişecektir. Bu arada Şems’in Mevlânâ’yı uyandırmak için tüm kitaplarını havuza attırdığını da hatırlatalım.

Bundan sonraki bölümlerde bu gizli bilgiler özet olarak sunulmaktadır.

Aklınıza eski bilgileriniz geldiği zaman, yeni öğrendiğiniz bilgilere içinizden îtirâzlar gelebilir. Buna fazla aldırış etmeden okumaya devam edin.

Sonunda kazançlı çıkan siz olacaksınız.

Bundan hiç şüpheniz olmasın.

Fenâ (Yokluk) Mertebeleri

Fenâ mertebeleri üç aşamada gerçekleşir:
1. Tevhîd-i Ef’âl (Fiillerin Birliği)
2. Tevhîd-i Sıfat (Sıfatların Birliği)
3. Tevhîd-i Zât (Zât’ın Birliği)

1. Tevhîd-i Ef’âl (Fiillerin Birliği)

“Fenâ Mertebeleri”nin birincisi “Tevhîd-i Ef’âl” yâni “Fiillerin Birliği”dir. “Lâ fâile illallah” Türkçe karşılığı ile “Allah’tan başka fâil yoktur” demektir ve bununla kişinin kendi fiillerinin fâili (yaratıcısı) olmadığı ve görünen tüm fiillerinin aslında Hakk’a ait olduğu ifâde edilir.

İnsanın kendi fiillerinin fâili olduğunu sanması, aslında, nefsin insana oynadığı bir oyundur ve bu vehim (zan) insanın kendisini neredeyse Rabb olarak görme noktasına götürebilir.

Bu vehimden kurtuluş insanın kendisine ait olduğu zannedilen fiillerden soyunarak, bu fiillerin gerçek sahibinin eninde sonunda kendisinin değil Rabb’inin olduğunu idrâk etmesiyle mümkündür.
Tevhîd-i Ef’âl mertebesine şu âyet örnek olarak verilir: “Vallâhu halekaküm ve mâ ta’melûn”: Oysa ki sizi de yapageldiklerinizi de Allah yaratmıştır. (Saffat, 96)

İnsan başladığı her işe “Besmele” ile başlar ve Rahman ve Rahîm olan Allah’tan başka fâil, yâni yapan ve işleyen olmadığını düşünür ve aynı zamanda kendisinin yaptığını zannettiği bu işlerde en küçük bir katkısının olmadığını bilirse, işte bu tecellî Allah’ın insana olan fiîlî tecellîsinden ibârettir. Bu tecellî Hakîkat yoluna girmenin başlangıcıdır.

Fiillerin fâilinin Allah olduğu telkîni insanın aklına “böyle bir düşüncede ahlâkî yükümlülüğün nasıl yeri olabilir? ” Veya “İnsandan çıkan kötü fiilerde, yanlış işlerde ahlâken sorumlu olan kimdir? ve kim kime karşı sorumludur?” sorularını getirebilir.

İnsan, hukuk açısından, kendi fiilerinden sorumludur. Buna rağmen, kendisi, ahlâkî anlamda gerçek fâil, yâni fiillerini kendisinden başka dış veya iç herhangi belirleyici bir unsurdan bağımsız olarak yapan bir fâil değildir.

“Özgürlük zannı” perdesi altında insanı aldatan ve nefsini azdıran “cüz’î irâde”yi düşünceden çıkarıp atmadan Tevhîd-i Ef’âl gerçekleşmez.

Pâdişah’ın huzûrunda, ondan gelecek bir emri almaya hazır olarak bekleyen ve Pâdişâh’ın irâdesine boyun eğmiş olarak bulunan bir kişinin kendi irâdesiyle iş yapması mümkün değildir.

Aslında potansiyel olarak iş yapabilir ama Pâdişâh’ın huzurunda bulunmasının kendisine telkîn ettiği “Edeb” onun cüz’î irâdesini elinden almıştır.

Böyle bir davranış yalnızca âriflere özgü bir ahlâktır ve “âr”dan (utanma duygusundan) kaynaklanır. Pâdişâh’ın kudretini bilen bir kişi, O’nun huzûrunda O’nun mutlak cebrine tâbîdir.

Allah dostları (kendini bilenler) her an Allah’ın huzûrunda bulunduklarını bildiklerinden, dâima Allah’ın irâdesiyle hareket ederler. Hiçbir zaman huzûrdan ayrılmazlar ki, irâdelerine sâhip olsunlar.

Allah’ın rahmetine ulaşmak isteyenlerin ilâhî irâde’ye mutlaka boyun eğerek ef’âllerini (fiillerini) Hakk’a vermeleri ve fakr’ı (yokluk bilincini) tercih etmeleri gerekir.

Şüphesiz buradaki fakr, yoksulluk anlamında değil, “El fakrü fahrî”: Fakrımla övünürüm, diyen Hz. Muhammed (sav)’in işâret ettiği gibi hiçbir şeyin kendisine ait olmadığını idrâk etmiş olan kişinin nefis ve vehim fakrıdır.

“Hakk kulundan intikâmı yine abdiyle alır,
Bilmeyen ilm-i ledünnî, ânı abd etti sanur,
Her işin Hâlık’ı oldur, abd eliyle işlenür,
Sanma ansız bahriyâ âlemde bir çöp debrenür.”

İnsanı açık şirkten korumağa yönelik nefis arındırmasından sonra, Hakk yolunun yolcusu olan kişi kendisini bu sefer gizli şirkten de koruyacak olan Tevhîd mertebelerini hiç değilse ilm-el yakîn (bilgi düzeyinde) olarak zevk etmeğe (idrâk etmeye) yönelmelidir.

Tevhîd mertebelerinin ilk basamağı olan Tevhîd-i Ef’âl’de, Hakk yolunun yolcusu olan kişide egemen olan idrâk: asıl fâilin Allah olduğu idrâkidir.

Bu idrâke erişen kişi artık hiçbir fiili kendi fiili olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen fiilleri de Allah’a atfederek, o âna kadar fiillerini kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu gizli şirkden O’na sığınır.

2. Tevhîd-i Sıfat (Sıfatların Birliği)

Tevhîd-i Sıfat, sıfatların birliği demektir ve Tevhîd Mertebeleri’nin ikincisidir. Bu makâmın zevki “Lâ mevsûfe illallah” cümlesi ile ifâde edilir.

Bu mertebeyi idrâk etmeye çalışan kişi “Tevhîd-i Ef’âl”de olduğu gibi kendisinde emânet (geçici) olan bütün sıfatları Hakk’a vererek üzerinden ikinci elbiseyi de çıkarır ve sıfatlarda fenâ’yı (yokluğu) yaşar.

Hayat, ilim, irâde, kudret, işitme, görme, söz söyleme sıfatları Allah’a aittir. Ve bu sıfatlar insana birer ayna olup, bu aynalarda esas sıfatlanan görülecektir.

Kudsî bir hadîste kendini “Gizli Hazîne” olarak nitelendiren Hakk, aynı hadîsin devamında “bilinmeyi arzuladığını” ve bu nedenle de varlığı yarattığını söyler.
Bu bilinme arzusu sonucu Ahâdiyyet mertebesinden ilk tecellî gerçekleşir. Bu tecellî mertebesi de teolojik olarak Esmâ ve Sıfatlar mertebesidir.

Hakk’ın, mutlaklığından “nüzûl edip” de daha gerçekçi ve daha somut düzeylerde tecellî etmesi sonucu âlemler ortaya çıkar. Böylece Hakk’ın Nûr’u da evrene yansıyarak kendini açığa çıkarır ve “Bilinen-Bilinebilir” bir tecellîler manzûmesine dönüşür.

Hakk’ın “çokluk” olarak kendini gösterdiği bu mertebeye “Vâhidiyyet” (Bir’lik) mertebesi adı verilir. Buradaki birlik ifâdesi, “Çokluğun bir bütünü” demek olan Vâhid anlamındadır.

Varlık âlemi maddî nesnelerden (cisimlerden) ve maddî olmayan ya da rûhanî varlıklardan ibârettir. Bunlar Hakk’ın büründüğü tecellî (görünüm) sûretleridir. Bu anlamda her şey, ister maddî isterse rûhanî olsun, kendine mahsûs bir tarzda Hakk’ı ifşâ eder.

İnsân “Sıfatlar Hakk’ındır” diyerek, kendinin sandığı bütün sıfatları “Gerçek Sâhibi”ne iade etmelidir. Böyle bir idrâki gerçekleştiren kişi “Lâ mevsûfe illallah” demeye başlar, kendisi de Allah katında kabûl gören kullar arasına katılır.

Tevhîd mertebelerinin ikinci basamağı olan Tevhîd-i Sıfat’ta, kişide egemen olan idrâk asıl mevsûfun (sıfatlananın) Allah olduğudur.

Bu idrâke erişen kişi artık hiçbir sıfatı kendi sıfatı olarak görmez ve kendisininmiş gibi görünen sıfatların da Allah’a ait olduğunu anlayarak o âna kadar sıfatlarını kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu gizli şirkden O’na sığınır.

Bu idrâk kişiye tüm varlıklara daha sâkin, daha temkinli ve daha rahmânî bir bakışla bakmasını sağlar.

3. Tevhîd-i Zât (Zât’ın Birliği)

Tevhîd Mertebeleri’nin üçüncüsü “Tevhîd-i Zât” yâni “Zât’ın birliği”dir. “Tevhîd-i Zât”, aynı zamanda fenâ makâmlarının da sonuncusudur. Bu makâma delil olarak Kur’ân’dan şu âyetler verilir:

“Küllü şey’in hâlikun illâ vechehû”: Allah’ın Vech’inden başka her şey helâk (yâni yok) olucudur. (Kasas,88)

“Küllü men aleyhâ fân, ve yebkâ vechü Rabbike zül celâl-ü vel ikrâm”: Her şey fânîdir (yok olucu ve geçicidir), ancak celâl ve kerem sâhibi olan Allah’ın Vech’i (zâtı) bâkîdir. (Rahman, 26-27)

Tevhîd-i Zât’ın idrâkine kaynaklık eden düşünce: “Lâ mevcûde illâ Hû”, yâni “O’ndan başka varlık yoktur” ifâdesidir.

Allah’a giden yol Tevhîd’den geçer. Bu idrâkin uyanması için de Mürşid’ler (yol göstericiler), Hakk yolunun yolcularına onların idrâklerini uyandırmak ve “gizli hakîkatleri” bildirmek için yaşadığımız dünyânın nesnelerinden örnekler verir. Ve ancak bu örnekler aracılığı ile insanın algılama (idrâk), kavrama ve seçebilme yeteneklerini geliştirebilir.

Hakîkat yolcusunun seçebilme sezgisini güçlendiren, en önemli ve eşi benzeri olmayan örnek “Su” dur. “Suyun üç hâli” olan “sıvı, katı (buz) ve gaz (buhar)”dır.

Bu üç hâlin görünen gerçekliği ne olursa olsun, kesin olarak bildiğimiz odur ki; bu oluşumun ardında yalnızca iki adet hidrojen atomunun bir adet oksijen atomuna bağlanmasıyla elde edilen su (H2O) vardır. Suyun buz hâlinin inceldiği, çeşitlendiği, değişik şekillere dönüştüğü bir yönü de kar tânecikleridir. Suyun biçim, hacim, sıcaklık parametrelerine bağlı olarak nasıl çeşitlendiğini ve bu parametreler ile nasıl donatılmış olduğunu daha iyi görürüz.

“Gerçek varlık suyun varlığıdır” ve suyun büründüğü sûretler izâfîdir (değişkendir) ve her ne olursa olsun, varlığını suya borçludurlar. Suyun görünen (beliren) tüm sûretleri aldatıcı bir hayâlden, sanal bir görüntüden ibârettir ve eninde sonunda tüm bu oluşumlar tekrar suya dönüşeceklerdir.

Suyun var oluşuna bağlı olarak ortaya çıkan kar tânecikleri ise suyun ne aynısı ne de gayrısıdır. Aynısıdır; çünkü suyun cevheri tekdir ve görünen çokluğun ardında gizlidir. Aynı değildir; çünkü, geçici bir sıfata bürünmüş sûret, varlığını ödünç aldığı cevhere denk olamaz.

Ayrıca, geçici varlığa yönelmek insanın gözünden “Gerçek Varlığı” kaçırır (örter) ve sonunda çokluk artık insana perde olur.

Burada “Lâ mevcûde illâ Hû” yâni “O’ndan başka varlık yoktur.” sırrı açığa çıkar ve Zât’ın Nûr’u karşısında çokluk kaybolur. “Tevhîd-i Zât”ı zevk eden kişi; fiillerinin, sıfatlarının ve zâtının zâhirinin (görünen tecellîlerinin) zan ve kuruntu, bâtınının da “Zât’ın Nûru” olduğunu büyük bir hayret ve şaşkınlıkla anlar.

Tevhîd-i Zât makâmında Zâtullah’ın kendini evren ile sırlamasının aldatıcılığı kaybolur.

Fenâ mertebeleri boyunca yavaş yavaş bütün varlıkların yok olduğunu farkeden Hakk yolunun yolcusu Hakk’ın halkettiği herşeyden artık yüz çevirmiş, bütün bunları Hakk’a nisbet etmeyi öğrenmiş ve böylece de bu çokluk âleminde Vahdet’in bütünlüğünü idrâk etmiş olur.

Tevhîd mertebelerinin üçüncü basamağı olan Tevhîd-i Zât’ta, kişide egemen olan idrâk, kendisinin hiçbir varlığının olmadığıdır.

Bu idrâke erişen Hakk yolunun yolcusu artık hiçbir fiili, hiçbir sıfatı ve kezâ kişiliğinin özü olan zâtını da kendisine ait nesneler gibi değil, bir süre kendisine izâfe edilen emânetler olarak idrâk eder ve bunların tümünün Allah’a ait olduğunu, o âna kadar kendine izâfe edilen fiilleri, sıfatları ve zâtı kendisininmiş gibi görmüş olmasının ortaya koyduğu gizli şirkden O’na sığınır: hakikî fakr (yokluk) ile O’nun Zât’ının okyanusunda bir damla gibi yok olur gider.

Bu idrâkin yaşanmasıyla birlikte, bu kişide bu idrâk de dâhil olmak üzere bütün varlıkların idrâki de yok olur.

Tevhîd-i Ef’âl ile başlayan Fenâ Mertebeleri, sırasıyla Tevhîd-i Sıfat ile devam eder ve Tevhîd-i Zât ile sona erer. Bu mertebeleri hakkıyla idrâk eden kişi fiillerini, sıfatlarını ve zâtını Hakk’a vererek “Ölmeden önce ölünüz” sözünün sırrını zevketmiş ve Hiçlik idrâkinin ne olduğu hakkında bir izlenim elde etmiştir.

Bir anlamda o kişi, bir çeşit kıyâmet yaşamış, Haşr’ın ve Neşr’in tadını daha bu âlemde almıştır. Tevhîd-i Ef’âl, Tevhîd-i Sıfat ve Tevhîd-i Zât aynı zamanda tenzîh makâmlarıdır.

Bu makâmda olan kişiler “Lâ mevcûde illâ Hû” zevkinin “hayret” sarhoşluğunda kendilerinden geçmiş ve manevî bir okyanus içerisinde bir damla gibi kaybolmuşlardır.

Tevhîd-i Zât mertebesi Fenâ mertebelerinin sonuncusudur ve buraya gelen kişi ölmeden evvel ölmenin zevkine varmış, kendi mülkü zannettiği ef’âl, sıfat ve zât’ı Hakk’a teslim ederek “Hiç” olduğunu anlamıştır. Tevhîd-i Zât, nefsâniyetin bittiği rûhaniyyetin başladığı, yoğunluğun yerini şeffaflığa bıraktığı bir makâmdır.

Ve bu makâm; uykunun (rüyânın) sona erip uyanıklığın devreye girdiği bir makâmdır. Tevhîd-i Zât’ı bir kere idrâk eden kişi için varlığın perdeleyici (aldatıcı, ikiyüzlü) görüntüsü kaybolur, onun yerini artık “O’ndan başka hiçbir varlık yoktur” zevki alır.

Tevhîd mertebelerinin Urûc Kavsı (Yükseliş Yayı) Kabe Kavseyn’de bir anlamda “Fenâ-i Zât”ta tamam olur. Kabe Kavseyn terimi, ok atılırken yayın elle tutulan ortasıyla, sağlı sollu iki ucu arasındaki mesafeyi ifâde eder. Bu terim, Necm Sûresi’nin 8-9. âyetlerinde geçen “Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ”: İki yay aralığı kadar, yahut daha yakın oldu, ifâdelerinden alınmıştır ve sufî terminolojide, Mi’râc olayında Allah ile Hz. Muhammed (sav) arasındaki yakınlığın delili olarak kullanılmaktadır.

Böylece, hakîkat yolculuğunun bu ilk kavsi biter, bunu gerçekleştiren kişi de nereye dönerse dönsün “Lâ (yokluk, hiçlik, fenâ) ayna”sında Hakk’ı idrâk eder.

Hakîkat yolcusunun gönüllerine gürül gürül akan hakîkat ve mârifet ilmi, bir Âb-ı Hayat’a (içeni ölümsüz kılan bir suya) benzer ve bu zevki tadanlar Allah’ın “Hayy” isminin mazharı olarak artık ebedî sürecek bir mutluluğa ve sevince kavuşurlar.

Çünkü onlar, birinci sûr’un üflenmesi ile Tevhîd-i Zât’ta fenâ bulmuş, kıyâmeti yaşamış, ölümü tatmışlardı. Şimdi ise onlar için yeni bir hayat başlamakta, Hakk bu cesetlere “Hayy” isminin hürmetine dirilik bahşetmektedir.

Böylece, Fenâ Mertebeleri tamam olmuş, ikinci sûr’la birlikte Bekâ Mertebeleri başlamıştır. Aynı zamanda bu mertebeler ikinci kavis olan Nuzûl (İniş) Kavsi’ne işâret etmektedir.

Tevhîd-i Zât neş’esini zevk ve hazmeden biri için artık tüm varlıkların insanlar için bir mekri (hilesi) kalmaz. Nereye dönse muhâtabı Hakk’dır. Her ân Hakk’ın huzûrunda bulunmanın kendisine bahşettiği Üstün Edeb’le hareket eder.

Bekâ (Varlık) Mertebeleri

Bekâ mertebeleri de üç aşamada gerçekleşir:
1. Cem Makâmı (Dirilik makâmı)
2. Hazretü’l Cem Makâmı (Fark makâmı)
3. Cemü’l Cem Makâmı

4. Cem Makâmı (Dirilik Makâmı)

Tevhîd Mertebeleri’nin dördüncüsü Cem Makâmı’dır ve aynı zamanda bu makâm “Bekâ Mertebeleri”nin de başlangıcıdır. Bekâ, ölümsüzlük demektir ve Allah’ın El-Bâkî yâni “Her şeyin sonu gelip çattığında var olmaya devâm eden tek Zât” ismine işâret eder.

Bekâbillâh ise nefsiyle ölü, Hakk ile diri olmak demektir. Çünkü ölmeden önce ölmek sûretiyle bu makâma gelmiş olan kişiye İkinci Sûr’un üflenilmesi ile hayat bahşedilmiş, Lâ’dan illâ’ya geçilmiştir. Artık Allah’a seyir bitmiş, Allah’dan ve Allah ile seyir başlamıştır.

Bu makâmda Hakk zâhir (görünür), halk bâtın (gizli) olmuştur. Bu makâma Hz. Muhammed (sav)’in: “Kulunun dilinden söyleyen, işiten ve şükreden Allah’tır” hadîsi delil olarak gösterilir.

Hakk’ın zâhir, halk’ın ise bâtın olması ne demektir?

Hakîkate talip olan kişi Fenâ Mertebeleri’nde de anlatıldığı gibi fiillerinden, sıfatlarından ve zâtından soyunmuş ve çıplak olarak bu makâma gelmişti. Şimdi ise Hakk, Zât’ıyla bu kişiye yeni bir elbise vermiştir ve böylelikle bu kişinin beşeriyeti, insanî yönü yalnızca geçici bir görüntüye dönüşmüştür. Yâni kul, “Hakk’ın rengine” (Sıbgatullah’a) bürünmüştür. Bu mertebede kuldan söyleyen Hakk’tır.

Nefsiyle değil, Hakk’ın Zâtı ile var olan hakîkat yolcusu, bu gerçeği idrâk ederek Hakk’a Hakk ile secde eder. Tevhîd-i Zât’a kadar yâni Urûc Kavsi boyunca kişi daha yolun başında olduğundan her işin, her sıfatın ve her varlığın Hakk’tan ayrı olduğunun zannı içerisindeydi. Ama sonradan Nüzûl (İniş) Kavsi’nin başlangıcını teşkil eden Cem Makâmı’nda “Hayy nefesinin” etkisiyle kendisinde uyanmaya başlayan yeni bir akıl (Akl-ı Meâd) ile her şeyin Hakk’ın Zât’ı ile var olduğunu, Hakk’tan gelip Hakk’a gittiğini ve hattâ kendi Zât’ının Hakk’ın Zât’ından farklı olmadığını idrâk etmiştir. İşte bu makâmda kişinin secdesi artık “Hakk’tan Hakk’a” dönüşmüştür. Çünkü burada yalnız Hakk vardır; secde eden de, edilen de aynı hakîkatte toplanmışlardır. Bu tıpkı Güneş’in tam tepede olup, gölgeyi yok ettiği an veyâ saat on ikiyi gösterdiğinde “akreple yelkovanın birbiri üzerinde olduğu için görünenin yelkovan mı, yoksa akrep mi” olduğunun anlaşılamaması gibidir. Halk, Hakk’ın bâtınında kaybolmuştur. Kâbe’nin içinde her yer kıbledir. “Hakk ile Hakk olan” kişinin hâli değiştirilemez. İrfân sâhibi olan kişiden açığa çıkan özellikler yalnızca Hakk’ı gösterip, O’nu işâret eder. O, bu durumu ile Hakk’ın güneşi’ni yansıtan bir ay olmuştur. Bu nedenle nereye dönerse dönsün, Onun nûrlu yüzünde hep Hakk’ın Nûru görünmektedir.

Cem Makâmında bulunan kişinin idrâkinde tüm halk silinip “bâtın” olur ve bu kişi nereye dönerse dönsün eşyâ (varlık) aynasında yalnızca Hakk’ı görür. Böyle bir kişinin gözünde artık tüm dış sebepler yok olmuş, sebepler perdesinin gizlediği Hakk güçlü bir şekilde tek fâil (işi yapan) olarak ortaya çıkmıştır. Perdenin ardındaki Zât’ın kendini göstermesi ile “Karagöz Perdesi”nin önündeki sahne ve oyuncular kaybolmuşlardır.

Kur’ân’ın ifâdesi ile söylersek: “Hakk gelmiş, bâtıl zâil (sona erme) olmuştur.” (İsrâ, 81)

İrfânî düşüncede Cem Makâmı “Gece” ile sembolize edilir. Çünkü gecenin karanlığında eşyânın nakışları silinmiş, el ayak çekilmiş, çokluk yerini Vahdet’e (Birlik) bırakmıştır. İnsân rûhunun erdirici ve oldurucu hamlelerine gecelerin kaynaklık yaptığı bilinen bir gerçekliktir. Gecede Hakk zâhir, halk bâtındır. Belki de gece namazlarındaki okuyuşun -gündüz namazlarının aksine- sesli yapılması Hakk’ın insanda zâhir olmasıyla yakından ilgilidir.

Cem makâmına, Kur’ân’da üzerine yemin edilen “İncir”in de işâret ettiğini söyleyenler olmuştur (Tîn,1). İçinden binlerce çekirdek olmasına rağmen incirin tek oluşu böyle bir benzetmeye zemin hazırlamış olabilir. O içteki çekirdeklerin her biri birer incir ağacı (halk) kapasitesinde olduğu halde, tek incirin (Hakk) içinde kalmıştır. Yâni Hakk zâhir, halk bâtın durumdadır.

Hiçbir çile ve zorluk Cem Makâmını idrâk etmiş bir kişiyi Hakk’tan döndüremez. Çünkü Cem Mertebesi “Hakîkat” mertebesidir ve bu mertebede eksiklik, yanlışlık, çirkinlik yoktur. Her şey yerli yerincedir ve Hakk ile Hakk üzeredir.

Böyle bir zevki tadan kişide “Hoştur bana senden gelen” düşüncesi hâkimdir. Bu nedenle kimseye kızmaz, kırılmaz, darılmaz, her şeyi “sırf hayır” olarak değerlendirir ve herkese hakkını bağışlar. Kimi kime şikâyet edecektir? Ve bunu yaparken de hakîkate vâkıf olmanın içtenliği, doğruluğu, gönül hoşluğu ile yapar.

Cem Makâmında bulunan kişi “Hakk’ın Kelimesi” ve sıfatı da “Rûhullah” olarak nitelendirilir. Toplum içinde kendini sırlayan (eriten) bu kişileri teşhis etmek zordur, eğer bulunabilirlerse bu insanların bulunduğu yer “beled-il emîn” (Tîn, 3) gibi en güvenilir yerdir. Çünkü onlar “Rahman’ın Nefesi”nin taşıyıcıları ve nefislerini “Meryem” kılmış tâliplerin İsâ’nın zuhûruna yol açacak olan mânevî dölleyici rahmet elçileridir.

“Cem Makâmı” ile “Hz. İsâ” arasında bir özdeşlik vardır ve Hz. İsâ’nın bilinmezliğinin tüm ayrıntıları bu makâmda çözülür, aydınlanır, bu nedenle de Cem Makâmı gizlilerin gizlisi olan “Rûh”un özel yeridir.

Kur’ân, Hz. İsâ’dan bahsederken onu bazen “Kelimetin minallah” yâni “Allah’dan bir Kelime” (Âl-i İmrân, 39) bâzen de “Kelimetuhû” yâni “O’nun Kelimesi” (Nisâ, 171) olarak vasıflandırır. “Kelime” ifâdesi Kur’ân’da çoğunlukla “Allah’ın İrâdesi”nin bir tezâhürü, yansıması ve tecellîsi olarak kullanılır. Bu tanımlama, Hz. İsâ’nın nefsini yalnızca dünyevî ihtiyaçlarını minumum seviyede karşılayacak bir noktaya indirir ve “Rûhâniyet”ini tam anlamı ile açığa çıkarır.

Böylece Hz. İsâ, Allah’ın irâdesinin bir başka deyişle “Kün” yâni “Ol” emrinin “ete kemiğe bürünmüş” şekli olmuştur. Ona “Rûhullah” denmesinin bir nedeni de budur. Çünkü O, Allah’ın rûhunu, diriliğini taşımaktadır ve hayat soluğu (nefesi) onun varlığıyla âleme yayılmaktadır. Kur’ân Hz. İsâ’nın bu özelliklerini şöyle vermektedir:

“Gerçekten de ben size Rabbinizden bir âyet getirdim. Ben size çamurdan kuş sûreti gibi bir şey yapar ve sonra ona üflerim de Allah’ın izniyle derhâl bir kuş olur. Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve cüzzamlıyı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne biriktiriyorsanız size haber veririm. Eğer inananlardansanız bunlarda sizin için bir ibret vardır.” (Âl-i İmrân, 49)

Hz. İsâ’nın tavrı, Cem Makâmında bulunan kişiye yaşatılır. Cem Makâmı; kişinin kendisini, “Allah’ın Kelimesi” veyâ “Rûhullah” olarak idrâk ettiği bir makâmdır. Bu makâmda olanlar tıpkı Hz. İsâ’da olduğu gibi “nefis balçığına” batmış insânları “Rûhun Güneşi”ne döndürebilir, “ölü (kadavra) varlığa” bürünmüşleri yeniden diriltebilir, nefsen hasta ve hakîkate karşı kör olanları tekrar ışığa, sağlığa kavuşturabilirler. “Namaz mü’minin Mi’râcıdır” sözüne göre namaz nasıl Mi’râc’ın sembolü (işâreti) ise oruç da Cem Makâmının delili (sembolü) ve ışığıdır.

Tevhîd-i Zât’a kadar olan Fenâ Mertebeleri yolculuğuna Uruç Kavsi denildiği gibi Mi’râc Kavsi adı da verilir; çünkü bu makâmlar idrâk ve terakki (yükselme) makâmlarıdır. Kişinin de namazda Allah’a en yakın olduğu yer secde yeridir. Çünkü bu yere kadar kişi kıyâmda başlayan rükû ile devam eden ve secde ile noktalanan eylemlerinde gittikçe küçülerek hiçliğini gösterir ve varlığını yok ederek Rabb’a iâde eder. Tıpkı ef’âlini, sıfatını ve zât’ını Hakk’a vererek Mi’râc’ını gerçekleştiren Hakk yolunun yolcusu gibi. Mi’râc’ta Allah’ın yanına kabul ettiği kulunu Güzel İsimleri’nin (Esmâ’ül Hüsnâ) tecellîlerine mazhar kılar ve onlarla güçlendirir.

İşte Cem Makâmının kişinin ulvî yeteneklerle, kudret ve tasarruf yetkisi ile donatıldığı bir makâmdır. Bundan sonra kişi Bekâ Mertebeleri’ni oluşturan Nüzûl (İniş) Kavsi ile yeniden bu âleme döndürülür. Artık bu kişinin orucu başlamıştır. Şüphesiz bu oruç, yeme ve içmeyi terk etmek anlamına gelen bilinen oruç değildir. Bu oruç, Allah’ın kuluna Mi’râc’ta verdiği “kudret, himmet ve tasarruf yetkisini” edeben saklama (göstermeme) orucudur.

Bekâ bilincine erişen kişiler muazzam bir rûhânî kudretle ve Varlık hakkında da en yüce bilgilerle donatılmış olmalarına rağmen kendilerini sürekli sırlarlar. Çünkü onlar Allah’ın iradesine tabîdirler ve edindikleri Mârifet onları kendi hür seçimleri ile tasarruf yetkisini kullanmalarına mânîdir. Eğer kullanmaları yönünde ilâhi bir işâret alırlarsa bunu da dışarıya belli etmeden özel bir yolla gerçekleştirirler.

Bu makâmı zevk eden kişi âleme yalnızca Rahmettir ve yine bu makâmın insanı eşsiz ve üstün kılınmıştır. Zâten “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” bir elçinin ilminden nasiblenen bir kişinin de çevresine rahmet kaynağı olmasından başka bir seçeneği yoktur. Cem makâmını kazanan kişinin beşeriyeti zâhirî bir saklanma olur. Bu görüntünün örttüğü ise Hakk’ın Zât’ıdır. Bu kişi artık Hakk’ın Zât’ıyla vardır. Anlayana onun bu hâlleri yalnızca Hakk’a delîl olur.

5. Hazretü’l Cem Makâmı (Fark Makâmı)

Hazretü’l Cem Makâmı Nüzûl (İniş) kavsini oluşturan Bekâ Makâmları’nın ikincisi, Tevhîd Mertebeleri’nin de beşincisidir. Bu makâmda Cem Makâmı’nın aksine “Halk zâhir, Hakk bâtındır”. Bu makâmı idrâk eden kişinin sıfatları Hakk’tandır veyâ başka bir deyişle bu kişi Hakk’ın sıfatları ile bâkîdir.

Bu makâm, şeriat makâmıdır ve “Hakk’ın gizli, halkın ise ortaya çıktığı” durumdur. Bundan önce Halk yâni yaratılanlar Hakk’ın ilminde saklanmış “İsimler” durumundaydılar. Şimdi ise bu isimler Hakk’ın bâtınından çıkarak zâhir oldular.

Bu makâmda Hakk, kulun kuvvetleri olup, kulun yaşamı, kudreti, işitmesi, görmesi, söylemesi Hakk iledir. Bir kudsî hadîs bu gerçeği şöyle vurgular: “Ben kulumu sevdiğim vakitte, o kulumun kulağındaki işitmesi, gözündeki görmesi, dilindeki söylemesi, elinde ve ayağındaki gücü ben olurum. Kulum benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle tutar ve benimle yürür.”

Bu makâmda Allah’ın güzel isimleri her yerde parıldayarak kendini gösterir ve bunu zevk ederek anlayan bir kişi artık her derde çâre bulacak bir konuma gelir. Eşyâ ilmi ile Esmâ ilmi olgun bir şekilde birbirleriyle bütünleşir, örtüşür; eşyâ (varlık) açısından bakıldığında, eşyâ Allah’ın güzel isimlerinin tecellî yeridir, esmâ açısından baktığımızda ise, esmâ eşyânın bâtınını teşkil eder. Öyleyse bütün iş insanın bakışına bağlıdır. Bu nedenle yalnızca varlığın üzerindeki esmâ elbisesini okumayı bilenler zâhirin, yâni Şehâdet Âlemi’nin, aldatıcı, saklayıcı perdesini ortadan kaldırabilirler.

Hakk varlığa isimleriyle tecellî eder ve bunu anlamak eşyânın hakîkatini çözmede kişiye yüksek bir vizyon kazandırır. Allah’ın güzel isimlerinden her birinin Hakk’a ulaşan bir ip gibi düşünülmesi gerekir ve ancak bu ipe tutunanlar insanlığın kemâline ulaşır.

Esmâ’lar aracılığı ile Hakk kendini kullarına gösterir. Bütün âlem Hakîkat-ı Muhammediyye’nin açılımından ibârettir.

Allah’ın Güzel İsimleri’nin zuhûr (çıkış) yeri olan eşyâ kendine özgü bir fıtrat dili ile Hakk’ı zikretmektedir. “Yedi gök, yer ve bunlar içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. Âlemde O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerinin farkında olmazsınız” (İsrâ, 44) âyetiyle bu durum açıklanmaktadır.

Hz. Muhammed (sav)’in şöyle bir niyâzı vardır: “Yâ Rabbi, eşyâ hakkındaki ilmimi arttır ve beni ilminin ışığına tanıdık ve yakın kıl. ”

Eşyânın hakîkatini görmek; eşyânın maddî olmayan, sâbit, mükemmel ve ölümsüz (hayy) olan örneklerini görmektir. Eşyânın hakîkatine vâkıf olanlar; başta peygamberler olmak üzere, bütün zıtlıkları Tevhîd potasında eriterek kendi Zât’ının vahdetine ve sırrına erişmiş, bundan ötürü de bütün âleme rahmânî bir merhâmet ve hoşgörü ile nazar kılan kâmil insânlardır.

Hazretü-l Cem Makâm’ında bu kişinin beşeriyyeti zâhir olur. Çünkü bu kişinin Tevhîd-i Sıfat aşamasında Hakk’a verdiği bütün sıfatlar bu sıfatların ilâhî kaynağının idrâki ve ilmi ile birlikte bu kişiye geri verilmiştir. Artık o, tasarrufuyla birliktir, Esmâ İlminin mazharıdır.

6. Cemü’l Cem Makâmı

Cem’ü-l Cem Makâmı, Tevhîd Mertebeleri’nin altıncısı, Bekâ mertebelerinin ise üçüncü ve son makâmıdır. Aynı zamanda bu makâm Nüzûl (İniş) Kavsi’nin de bitiş noktasıdır.

Bu makâm Hakk ile Halk’ın, Vahdet ile Kesret’in buluşma yeridir ve Kemâlât buradan zuhûr etmiştir. Bu makâm sâhiplerinin tevhîdî zevki: Hakk’ı müşâhede ederken halkı görmekten ve halkı görürken Hakk’ı müşâhede etmekten perdeli olmamaktır.

Kur’ân’da Cem’ü-l Cem makâmına: “Ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnal-lâhe ramâ”: Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı, (Enfâl, 17) âyetiyle işâret edilmektedir.

Bu makâmda artık bu kişiden işleyen Hakk’tır. Daha önce Fenâ mertebelerini zevk eden kişinin Ef’âl, Sıfat ve Zât diye anılan üç elbiseden soyunarak bunları Hakk’a geri verdiğini söylemiştik.

Böylece çıplak kalan bu kişiye Bekâ mertebelerinde ise İlâhî Rahmet ile üç kat elbise giydirilir. Bu kişi Cem Makâm’ında Hakk’ın Zât’ının, Hazretü-l Cem Makâm’ında da Hakk’ın Sıfatları’nın elbiselerini giyinmişti. Bu son makâm Cem’ü-l Cem’de de Hakk’ın ef’âlinin (fiillerinin) elbisesini giyer. Cem’ü-l Cem’e ulaşan kişi bir çok iyilik ve güzelliklere kavuşur ve artık onun nefsi bulanıklıktan kurtularak vizyonu netleşir, olgunlaşır, temkin sâhibi olur, daha da önemlisi özgürdür.

Cem’ü-l Cem Mertebesi, insanın yaratılış gâyesinin hedefi olan ve “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ liya’budûn”: Ben cinleri de, insanları da yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım (Zâriyat, 56) âyetinin de işâret ettiği gibi kulluk (ubûdiyet) mertebesidir.

Nefsâniyetin en kötü durumunda iken hiçbir şeyden haberi olmayan beşer Cem’ü-l Cem makâmını hazmettiğinde ezelî saflığına en ileri seviyede yaklaşmış, nefsâniyeti rûhaniyetine dönüşmüş, gelip geçici hâlinden soyunarak Hakk’ın irâdesinde erimiş, nûranîlerden olmuştur.

Böyle olunca da mutlak özgürlüğün sâhibi olan Yaratıcı, saflaşan kulunda bütün kudret ve tasarrufuyla tecellî etmeye (işlemeye) başlar. İşte bu, en ileri özgürlük hâlidir.

Bundan da anlıyoruz ki, özgürlüğün kemâli ile kulluğun kemâli aynı noktada birleşmektedir. İrfânî dildeki ifâdesi ile: “Bu yolda son, aslında başlangıca dönüştür” diye anlatılmak istenen durum gerçekleşmektedir. Başlangıç da son da insanın içinde dürülüp saklanmıştır. İnsan iç âleminde saklı olan mesâfeleri aşarak Saf (Kâmil) Nefis hâline dönüşmektedir. Geçirilen arınma eğitimi insanı tekrar o eski hâline getiriyor. Bu nedenle Hz. Muhammed (sav)’e, hem de İsrâ gibi bir yolculukta abd (kul) diye hitâb edilmesinin mânâsındaki büyüklük de buradan gelmektedir.

Özetle söylemek gerekirse: “İçinde kulluk sırrını gerçekleştirene, dışında özgürlük verilir.” (Sehlü-t-Tüsterî) Cem’ü-l Cem makâmındaki kişinin cesedinden, nefsinden ve Rûh’undan şeksiz şüphesiz Allah işlemektedir ve artık O kişi bu hâliyle özgür ve mutludur. Böyle bir kişinin her şeyini yüce Rabb’i kaplar; Kul, Rabb ve Mürebbî aynı Gerçek’te birleşir. Çünkü bu makâma gelmiş bir kişi, kendi zâtı ile Hakk’ın Zâtı’nın aynılığını idrâk etmiş, varlığın ve kaderin sırrı kendisine açılmış, görülen zâhirî (dış) zıtlıkları Tevhîd potasında eritme tasarrufuyla donatılmıştır. Artık O, bütün bu farklılıkların aynı Hakîkat’in farklı yüzleri olduğunu kâmil bir biçimde idrâk etmiştir.

Böyle bir idrâkin kişiyi ulaştırdığı ilim (İlm-i Ledün) çok özeldir. Cem’ü-l Cem’i zevk eden kişi için “Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın” aynı çizgide toplanmıştır. O, aynı anda hem zâhire (dışa) hem de bâtına (içe) nazar edebilmekte, evvelin (öncenin) ve âhirin (sonranın) bilgisinden haberdar olmaktadır. Çünkü O, Allah’ın boyasıyla boyanmış, Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı ve tutan eli olmuştur.

Cem’ü-l Cem makâmı, aynı zamanda, kişinin Hakk için kâmil bir aynaya dönüşmüş olduğu makâmdır. Hz. Muhammed (sav) bu makâmda kendini “Men reâni fakad rey’el Hakk”: Beni gören gerçekte Hakk’ı görmüş olur, (Buhârî, Tabir, 10; Müslim, Rüya, 2) sözüyle tanıtmıştır.

Bu makâmdaki kişi, Allah’ın kemâlâtını ortaya koyan bir ayna oluşunun bilincindedir. Bu nedenle onun bu aynalık görevini yerine getirdiği bu makâmın en ileri kulluğudur. Cem’ü-l Cem’de bulunan kişi Hz. Muhammed (sav)’in hem ilmine hem de ahlâkına vâristir ve bu yönüyle o bir yandan kulluk sorumluluklarını yerine getirirken, bir yandan da bâtını sâhipli bir varlık olarak yüce Yaratıcı’ya teslim olmuştur. Cem’ü-l Cem’de olan kişi, Allah’ın, Kur’ân’da Hz. Muhammed (sav)’i övdüğü, “Ve inneke le alâ hulukin azîm”: Andolsun ki Sen en yüce ahlâk üzerinesin (Kalem, 4) âyetinin mazharıdır.

Cem’ü-l Cem, Şeriat ile Hakîkat’ın cem edildiği (toplandığı) makâmdır. Başka bir deyişle bu makâmdaki kişinin zâhirini Şerîat, bâtınını ise Hakîkat süslemektedir. Bu nedenle bu kişi zâhirde Şerîat’in kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken tâvizsizdir fakat merhametli ama her hâlükârda adâlet üzere olmak durumundadır. Bu da onu “El Kahhâr” isminin bir uygulayıcısı olarak Celâl sâhibi kılar. Ama bunu yaparken de işin hakîkatine vâkıf olmanın getirdiği Cemâl’i de izhâr eder. O, “El hayru fî mâ vaka’a” yâni “Vuku bulanda hayır vardır” ya da “Hayır, vâki olandadır” sözünün huzuru içerisindedir. Bu bilinçle kusurları bağışlar, affeder, her şeye rahmetle bakan bir Mâhza Hayr’a (Sırf iyiliğe) dönüşür. Artık O, her hâliyle “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” (Enbiyâ, 107) Hz. Muhammed (sav)’in ahlâkına bürünmüştür. Daha da ilerisi, böyle bir kişi Hakk ile bâkî olmanın şuuruyla Cenâb-ı Hakk’ın Samedâniyet’inin de mazharıdır. Bu niteliğiyle kimseye ihtiyâç duymayan bir vekâr (olgunluk) içindedir.

Cem’ü-l Cem makâmını hazmeden kişi, Cenab-ı Hakk’ın ilâhî lûtuflarını ubûdiyyet perdesi altında olgunlukla örten bir İnsân-ı Kâmil ve Mürebbî’dir. Böyle bir kişiye erişen ve o zâtın bu niteliğini keşfeden kimse bilmelidir ki önüne çıkmış olan bu fırsat kemâle ermek için hayatının fırsatıdır.

Ahâdiyyet Mertebesi

7. Ahâdiyyet Makâmı

Ahâdiyyet Makâmı, Tevhîd Mertebeleri’nin sonuncusudur ve ancak kendilerine Mi’râc lûtfedilen kişilerin Hakke-l Yakîn olarak zevk ettikleri makâmdır. Bu makâmı ilme-l yakîn ya da ayne-l yakîn zevketmek mümkün değildir.

Bu makâmın diğer makâmlar gibi İlme-l Yakîn ya da Ayne-l Yakîn bir yolla öğrenilmesi mümkün değildir. Çünkü; gerek İlme-l Yakîn ve gerekse Ayne-l Yakîn aracılığı ile elde edilen ilim, çalışılarak elde edilen bir ilimdir ve bu ilim aynı zamanda kişinin yeteneği, kapasitesi ve idrâk düzeyi ile sınırlıdır.

Sâdece bu makâma ulaşmak değil, bütün Tevhîd makâmlarını söz kalıplarına dökmek de, sözle anlatmak da zordur ve ne kadar sohbet yapılsa, emek harcansa, himmet edilse de bu Tevhîd makâmlarını öğrenmek yeterli değildir; başka bir deyimle bu makâmların yaşanılması gerekmektedir.

Ahâdiyyet Makâmını yaşamak, ancak Allah’ın lûtuf, kerem ve ihsânıyla gerçekleşir. Ama tümüyle içe dönük ve dolayısıyla da sübjektif olan yâni objektifleştirilmesi mümkün olmayan böyle bir manevî tecrübenin, ruhânî şölenin içeriğinin nasıllığı ise hiç şüphesiz bilgimiz ve zevkimiz dışındadır. Bu tıpkı kendisine “Aşk nedir?” diye sorulduğunda Mevlâna’nın verdiği karşılığa benzer: “Ben ol da, gör!”

Bu mânevî tecrübenin adı tasavvufî literatürdeki tanımıyla Mi’râc’tır. Tabiîdir ki bu Mi’râc’ı Hz. Muhammed (sav)’in Mi’râc’ı ile karşılaştırmamak ve karıştırmamak lâzımdır. Yalnız şunu söyleyebiliriz ki; Hz. Muhammed (sav) hangi olaylara iştirâk ettiyse, o Hz. Muhammed (sav)’in sünnetidir ve bütün ümmetine de bu kapılar açıktır. Artık Mi’râc’ı yaşayan bir kişi için bütün sözler bitmiş, mertebeler anlamını yitirmiştir. Çünkü bu öylesine bir Vuslât (Kavuşma)’tır ki, Allah huzûruna çağırdığı kişiye bu bir anlık bile olsa tüm mertebelerin bilgisini vermiş, onu Esmâ’ü-l Hüsnâ’sı ile süslemiş ve güçlendirmiştir.

Mi’râc’ı yaşayan kişi; bütün fiillerini, sıfatını ve zâtiyetini Allah’ın Nûru’nda yakmış, orada varlığını yok etmiş, Allâh’ın Nûru’yla yıkanmış abdest almış ve nûrânîler ve rûhânîler zümresine katılmış bir kimsedir. Nefsi tamamen rûhlaşmıştır. Çünkü Allah’ın zâtiyeti öyle bir zâtiyettir ki, O’na erişenin herşeyi Nûr’a dönüşür.

Yalnız bu arada, daha önce Tevhîd-i Zât’ta değindiğimiz Mi’râc hadîsesi ile şimdi anlatmaya çalıştığımız Ahâdiyyet Makâm’ındaki Mi’râc hadîsesi arasındaki farkı iyi seçmek gerekir. Birincisindeki Mi’râc, ilmen ve kalben tadılan bir idrâktir. İkincisi ise Mi’râc’ın hakîkatini idrâk etmek, Hakk’ı rûhen şeksiz tanımak anlamında ve bilfiil yaşanan bir olgudur. Bu ikisi arasındaki fark, gölge ile asıl arasındaki fark gibidir.

FacebookTwitterPaylaş
marul.biz