istanbul escort escort ümraniye ümraniye escort bayan escort göztepe kadıköy escort escort kadıköy escort ataşehir escort bayan

BİR’den BİR’e UYANMAK (2.BÖLÜM)

2. BÖLÜM

Hakîkat İlmi (Ledün İlmi)

Ledün ilmi, Allah bilgisi ve sırları, hakîkat ilmi, bâtın ilmi, gayb ilmi gibi anlamlara gelir. Bu ilim çalışılarak kazanılan bir ilim (kesbî) değil, Allah vergisi olan (vehbî) bir ilimdir. Kur’ân’da, Kehf Sûresi, 65. âyet’de bu ilim hakkında “bizim katımızdan, bizim tarafımızdan bir ilim” ifâdesi kullanılmıştır. “Ledün ilmi” ifâdesi de buradan gelir.

Allah’ın Hz. Muhammed (sav)’e bildirdiği gerçekler, üç grupta ele alınır:

Birinci gruptaki gerçekler, sâdece Hz. Muhammed (sav)’e özel olduğu için bu bilgiler, Allah ile Hz. Muhammed (sav) arasında bir sır olarak kalmıştır. Böyle gerçekleri Hz. Muhammed (sav) ashâbından hiç kimseye bildirmemiştir.

Allah ile Hz. Muhammed (sav) arasında böyle bildirilmesi uygun olmayan, bildirilse bile anlaşılma imkânı bulunmayan gerçeklerin varlığı, bâzı hadîslerden anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Muhammed (sav) ashâbına:

“Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz; az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Küsûf, 2), buyurmuştur.

Diğer bir hadîsinde de:

“Benim Cenâb-ı Hakk ile öyle anlarım olur ki, onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir resul vâkıf olamaz.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, IV, 8), buyurmuştur.

İkinci grup gerçekler ise ancak aklen ve rûhen yükselmiş, “havâs (seçilmiş kullar)” veya “havâssü’l-havâs (seçilmişlerin de seçilmişi olanlar)” diye tanımlanan kişiler tarafından kavranabilir. Bu gruptaki gerçekleri, Hz. Muhammed (sav), Hz. Ebû Bekir ve Hz Ali gibi bâzı büyük sahâbeye bildirmiştir. Bu gerçekler yazıya döküldüğü zaman birçok kişinin bu konuları anlayamamaları veya yanlış anlamaları endişesiyle ve bunun sonucunda da hataya sürüklenme ihtimalleri nedeniyle herkese anlatılmamıştır.

Üçüncü grup hakîkatler ise, şer’î gerçeklerdir. Bu gruptaki bilgiler hakkında, bütün insanlık âleminin, îman ve amel mükellefiyeti vardır. Bu sebeple de Allah bu hükümleri asgarî seviyedeki kullarını da dikkate alarak, onların da güç getirebileceği bir şekilde takdîr etmiştir. Bu bilgiler herkese bildirilmiştir.

Hz. Muhammed (sav) tarafından ehil olan kişilere anlaşılması güç birtakım hakîkatlerin bildirildiği ve bunların pek çoğunun da sırf sadırdan sadıra (gönülden gönüle, dilden dile) iletildiği bilinmektedir. Çünkü bunlar, herkese gerekli olmadığı gibi, pek çok kimsenin anlayamayacağı gerçeklerdir.

Bu konuları anlama yeteneğinde olan kişilere bu bilgilerin aktarılması, herkese söyleyerek değil, çoğu kez sadırdan sadıra, yâni ehil bir kişiden, diğer bir ehil kişiye aktarılması şeklinde gerçekleştirilmiştir.

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’den başka sahâbeden İbn-i Mes’ûd, Ebû Hureyre, Muaz bin Cebel ve Hâris bin Mâlik gibi bâzı kişilere de bu özel sır (gizli) bilgiler verilmiştir.

Allah, ikilik ve çokluk bilincinden kendisini kurtarabilen kullarının kalblerine, gözlerin görmediği, akla hayâle gelmedik birçok lutuflarda bulunur.

Hz. Muhammed (sav) bir hadîsinde:
“Bildikleriyle amel edene Allah bilmediklerini öğretir.” (Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, X, 15) buyurmuştur.

Başka bir hadîs-i kudsî de de şöyle buyurulmaktadır:

“….. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikâk, 38)

Allah, dilediği kişilerin bilinçlerindeki perdeleri kaldırarak, o kişilerin anlama yeteneklerini doğruya, gerçeğe, hikmete açıverir. Böyle kişiler bütün tavır ve davranışlarının Allah’ın dilemesiyle gerçekleştiğinin bilincine ulaşırlar. Bunların hayata bakışları farklıdır ve olaylar üzerindeki tahmînleri tutarlıdır.

Kendini bilmeyen hiçbir kimse, kendini bilen bir kişiyi aldatamaz. Böyle bir kişi olayların iç yüzünü keşfetmeye başlar ve ileri görüşlü bir hâle gelir.

Allah, elçileri vâsıtasıyla insanlara, “Kitâb”ı, “Hikmet”i ve diğer bilmediklerini öğretmiştir. Bu öğretme işlemi, bazen açıktan, bazen de ledünnî olarak doğrudan kalbe gelen ilhâmlar şeklinde gerçekleşmiştir. Fakat bunların insan bilinciyle kavranması güç olduğu için, insanların çoğu bu bilgileri idrâk edememişlerdir.

Kur’ân âyetleri çift mânâlı bir özelliğe sahiptir. Zümer sûresi 23. âyette “Allah, sözlerin en güzelini, birbirine benzer iç içe ikiz mânâlar ifâde eden bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri, hem de kalpleri Allah’ın zikri (Kur’ân’ı) karşısında yumuşar…” buyurulmaktadır.

Bu mânâlardan biri akıl ve duyu organlarının tetkîk alanına girer; ikincisi, akılüstü bir kudret olan basîret ve kalp gözünün tetkîk alanına girer.

En’âm (202-204) sûresinde “O’nu baş gözleriniz (absâr) idrâk edemez. O ise bütün baş gözlerini idrâk eder.” buyurulmaktadır.

İlk bakışta farkedilen mânâ, zâhirî mânâ veya baş gözüyle farkedilen mânâdır. Bu mânâyı reddetmeden gönül gözüyle veya bilincin açılmasıyla farkedilen manaya üst mânâ, “bâtınî” veya “ledünnî” mânâ denir. Zâhirî mânâ ile bâtınî mânâ arasında sürekli bir ilişki vardır. Zâhirî mânâ olmadan bâtınî mânâ anlamsız kalır. Her iki mânâyı da dikkate almak gerekir.

Hz. Muhammed (sav) “Kur’ân yedi nüans üzere indirildi. Onun hiçbir harfi yoktur ki, bir zâhir bir de bâtınî mânâ taşımasın. Ebû Tâlib’in oğlu Ali’de bu zâhir ve bâtına ait ilim vardır.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 65), diye buyurmuştur.

Ledün ilminin hak ve hakîkat olduğu Kur’ân ve sünnetle sâbittir. Nitekim Kur’ân’da ve bâzı hadîslerde anlatılan, Hz. Mûsâ ile kendisine özel bir ilim verilen bir kul (Hızır diyenler de var) arasında cereyan eden şu olay, ledünnî ilmin içeriğinden muhteşem pırıltılar yansıtmaktadır:

Hz. Mûsâ’ya inananların biri:

“-Ey Allah’ın elçisi, dünyada senden daha bilgili bir kimse var mı? ” diye sordu.

Hz. Mûsâ: “Hayır, böyle bir kimse bilmiyorum.” diye cevap verdi. Allah bu cevabı hoş karşılamayarak Hz. Mûsâ’ya şöyle vahyetti:

“-İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, o senden daha bilgilidir. Ona, özel bir ilim (ledün ilmi) vermişimdir.” buyurdu.

Hz. Mûsâ bu ilmi öğrenmek arzusuyla:

“-…O iki denizin birleştiği yere kadar durup dinlenmeksizin gideceğim, (gerekirse) senelerce yürüyeceğim dedi.” (Kehf, 60)

Daha sonra kızkardeşinin oğlu Yûşâ bin Nûn ile yola çıktı. Seyahat esnasında bâzı olaylar yaşandı. Nihâyet aradıkları şahsı buldular. Kur’ân’da bu buluşma şöyle anlatılıyor:

“Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona nezdimizden bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim (ledün ilmi) öğretmiştik.” (Kehf, 65)

Hz. Mûsâ vahiyle işâret edilen bu Zât’a yaklaşıp selâm verdi ve:

“-Ben Mûsâ’yım.” dedi.

Bu zât da:

“-Demek Benî İsrâil peygamberi Mûsâ sensin.” dedi.

Hz. Mûsâ:

“-Bana Allah tarafından, insanların en bilgili olarak bildirilen zât sen misin? ” diye sordu.

O Zât cevap olarak:

“-Yâ Mûsâ, Allah sana bir ilim vermiştir, o bende yoktur; bana bir ilim vermiştir, o da sende yoktur.” dedi.

Hz. Mûsâ, o Zât’a:

“-Allah’ın sana öğrettiği rüşd’ü (hakîkate ulaştıracak ilim ve hikmeti) bana da öğretmen için sana tâbî olabilir miyim? ” (Kehf, 66) dedi.

Hz. Mûsâ o Zât’dan bu ilmi öğrenme arzusunu böylece bildirdi. Görülüyor ki bu ilmin öğrenilmesi için âyette geçtiği üzere “tâbî olmak” gerekiyor. Çünkü bu ilim sadırdan sadıra nakledilecektir. Bunun için de bir maddî-mânevî berâberlik zorunluluğu vardır. Hz. Mûsâ zâhiren anlaşılması mümkün olmayan, kendisinin anlayamadığı bâzı hakîkatlerin hikmetini bu Zât’dan öğrenmek istiyordu. Bu Zât ise Hz.Mûsâ’ya:

“-Doğrusu sen benimle berâberken sabretmeye aslâ gücün yetmez! İç yüzünü bilmediğin bir bilgiye nasıl sabredeceksin?” (Kehf, 67-68) dedi.

O Zât aslında daha bu sözüyle, Hz. Mûsâ’nın psikolojik durumu hakkında ilk keşfi yapmış, O’na kendini anlatmış oluyordu ki, bu hâl sonunda gerçekleşecekti. Çünkü bu ilim büyük bir sabır istiyordu ve Hz. Mûsâ ise çok hareketli bir hayattan geliyordu. Burada Hz. Mûsâ’nın alacağı ders, ilâhi hakîkat ilmi karşısında kendi seviyesini ve âcizliğini görmekti.

Hz. Mûsâ ise ısrarla:

“-İnşâallah beni sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim.” (Kehf, 69) dedi.

O Zât:

“-Mâdem bana uyacaksın, ben sana bir şey söylemedikçe, hiçbir konuda bana soru sorma! ” (Kehf, 70) dedi.

Bunun ardından sâhilde berâberce yürüdüler. Nihâyet iki kardeşe ait bir gemiye bindiler. O Zât kendilerinden ücret bile almayan bu sâlih kimselerin gemisini delmeye başladı. Hz. Mûsâ heyecanla:

“-Gemi halkını boğmak mı istiyorsun! Niye deldin gemiyi? Bu geminin sahipleri zâten fakir kimseler, buradan ekmek paralarını çıkartıyorlar. Bu gariplerin gemisinden ne istedin? Doğrusu çok şaşılacak bir iş yaptın! ” dedi

O Zât ise önceki uyarısını hatırlatarak:

“-Ben sana, benimle berâberliğe sabredemezsin demedim mi? ” cevabını verdi.

Hz. Mûsâ:

“-Unuttuğum bir şeyden dolayı beni hesaba çekme; bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma.” dedi.

Tam bu sırada bir serçe kuşu gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. O Zât, bu manzarayı Hz. Mûsâ’ya göstererek şu benzetmeyi yaptı:

“-Allah’ın ilmi yanında senin, benim ve diğer varlıkların ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.”

Bir müddet sonra gemiden indiler ve birlikte yürümeye başladılar. Nihâyet bir erkek çocuğa rastladılar. O Zât, hemen o çocuğu öldürdü.

Hz. Mûsâ:

“-Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın katlettin ha! Gerçekten çok fenâ bir şey yaptın! ” dedi.

O Zât ise yine aynı şekilde karşılık verdi:

“-Ben sana, benimle berâberliğe sabredemezsin, demedim mi? ”

Hz.Mûsâ, verdiği sözde duramamanın büyük üzüntüsü içinde:

“-Eğer bundan sonra da bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Hakîkaten, sana ileri sürebileceğim mazeretlerin sonuna ulaştım.” dedi.

Yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek bir şeyler istediler. Ancak köy halkı onları misâfir etmekten kaçındığı gibi, üstelik onlara bir de kötü davrandılar.

Hz. Mûsâ ve o Zât köyden çıkarken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvar gördüler. O Zât, kerpiçle o duvarı yeni baştan örüp doğrulttu. Bunun üzerine Hz. Mûsâ:

“-Kendilerine geldiğimiz halde bize ilgi gösterip ağırlamayan, açlığımızı dindirecek bir-iki lokmayı bile bize çok gören şu insanlara sen ücret almadan iş yapıyorsun. Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alabilirdin.” dedi.

O Zât ise şöyle dedi:

“-Artık birbirimizden ayrılma vakti geldi. Şimdi sana, sabredemediğin üç olayın içyüzünü haber vereceğim:

O deldiğim gemi, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu kusurlu göstermek istedim. Çünkü onların arkasında, bütün sağlam gemilere el koymakta olan bir kral vardı.

Erkek çocuğa gelince; yarın isyankâr biri olacaktı. Onun ana-babası ise, sâlih kimselerdi. Bunun için çocuğun onları azgınlık ve nankörlüğe sürüklemesinden, onlara eziyet etmesinden korktuk. Böylece istedik ki, Rableri onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin.

Doğrulttuğum duvar ise, köydeki iki yetim çocuğun idi. Altında da onlara ait bir hazîne vardı. Çocukların babası, sâlih bir kimseydi. Rabbin murad etti ki, o iki çocuk, güçlü çağlarına erişsinler ve Rablerinden bir rahmet olarak hazînelerini çıkarsınlar. Ben, bunu da kendiliğimden yapmadım. İşte, sabredemediğin olayların içyüzü budur.” (Buhâri, Tefsir, 18/4; Müslim, Fezâil, 170)

Bu kıssadaki hikmetli, ibretli ve esrarlı noktalara dâir pek çok şey ifâde edilmiş ve açıklamalar yapılmıştır. Bu olaydaki hikmet dolu nüktelerden birkaçını şöyle ifâde edebiliriz:

Ledün ilmi, olaylara, zâhirî şartların, beşerî değerlendirmelerin ötesinde, içyüzü çoğu insanlar tarafından bilinmeyen bir düzenin ölçüleriyle bakıştır. Meselâ bütün ilimlerde “soru sormak”, öğrenmenin en önemli anahtarı kabul edilirken; bu ilimde ise soru sormak, îtirâz ve tartışma yoktur. Buna karşılık, sükût, sabır ve teslîmiyet vardır. İşlerin sonuna bakılır.

Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hazretleri ne güzel söyler:

Hakk şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif ânı seyreyler

Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler!
Deme niçin şu şöyle
Yerincedir o öyle
Var sonunu seyreyle

Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler!

Kıssada geçen gemi seyahatinde sâlih gemici kardeşler, Hz. Mûsâ ve o Zât’dan ücret almamışlardı. Bu sûretle Hakk dostlarına yapılan küçük bir iyiliğin büyük bereketiyle karşılaştılar. Gemileri, telâfisi mümkün küçük bir zarar ile gasbolunmaktan kurtuldu. Yâni kendisiyle ihsânda bulunulan helâl sermâye, ziyân olmadı.

Yine geminin kusurlu kılınarak kralın gasbına engel olunması, bilinen mânâda, kişinin ömür deryâsında yüzen gemisi mevkîindeki nefsini kusursuz gördüğü takdîrde kibir ve kendini beğenme girdabında mânen helâke sürüklenebileceği, bu sebeple de sürekli acziyet ve kusurunu îtiraf hâliyle mânevî kayıplardan sakınması gerektiği şeklinde açıklanmıştır.

O Zât’ın mâsum bir çocuğu öldürmesinde de hikmetler vardır:

İnsanoğlu, kalbindeki çoluk-çocuk, ana-baba, kardeş ve arkadaş sevgileri gibi beşerî fakat mâsum sevgileri, layık olduğu kıvamda tutup Allah sevgisinin ötesine geçirmemelidir. Aksi halde bunlar, insanı aslî maksadından alıkoyar, hattâ onu yoldan çıkarır.

Günahsız, mâsum bir insanın katli, pek tabi ki büyük bir suçtur ve şer’an kısas gerektirir. Fakat, bu kıssadaki gibi bir olayın, şer’î hükümlerin tasvip etmediği bir şekilde ve sırf bâtın ilmine dayanılarak gerçekleştirilmesi, zâhirle mükellef olan ümmet-i Muhammed hakkında mümkün değildir. Bu yüzden kalbi ilme sahib büyük zâtlar da, zâhirî sebepler teşekkül etmeksizin harekete geçmez, sebepler dünyasından ayrılmazlar. Şer’î hükümlerin sınırları herkes için vazgeçilmez ölçülerdir.

Hz. Mûsâ şeriat sahibi bir elçidir ve onu tatbik etmekle görevlendirilmiştir. O Zât ise Allah’ın bildirdiği bir ilim dâhilinde hareket etmektedir. Yâni yaptıklarını kendi arzusuyla değil, Rabbinin emriyle yapmaktadır. Hz. Mûsa’nın, o Zât’a îtirâz etmesi ise, Allah’ın koyduğu hudutları gözetmek içindir. Bu kıssayı Kur’ân’da insanlara bildiren de yine Allah’tır. Demek ki kıssadaki olaylar, zâhiren şer’î gerçeklere aykırı gibi görünse de hakîkatte birbirini tamamlayan farklı olaylardır. Hz.Mûsâ bu olayların sırrını öğrenince îtirâzı bıraktı. Anladı ki şeriat beden, hakîkat de ruh gibidir. Şer’î kurallar herkes için geçerli olduğundan, insanların çoğunluğunun bâtınî gerçeklere vâkıf olamamaları nedeniyle mükellefiyetleri de sırf zâhirî sebeplere göredir.

Diğer taraftan köylülerin tardetmelerine rağmen O Zât’ın muhâtab oldukları bu kötü muameleye bakmadan ve hiçbir maddî menfaat ummaksızın köyde yıkılmak üzere olan bir duvarı tâmir etmesi, aslında yetimlerin himâyesinin ne derece önemli bir görev ve yüksek bir fazîlet olduğunu ortaya koymak içindir. Ayrıca helâl kazancın da ziyâna uğramayacağı hikmetinin ifâdesidir. Hakîkaten sâlih kulların helâl kazançları, Allah tarafından korunur, ziyâna uğramaz.

Büyük fıkıh âlimi, müctehid, İmam Şâfiî Hazretleri, gönül ehli bir kimse olan Şeybân-ı Râi Hazretleri’nden mânevi istifâde için önünde bir talebe gibi büyük bir edeple diz çöker, bâzı hususları istişâre ederdi. Talebeleri:

“-Yâ İmam! Sizin gibi bir âlim nerede, Şeyban nerede? Bunca hürmet ve iltifâtın hikmeti nedir? ” diye sorduklarında, o büyük İmam:

“-Evladlarım! Bu zât bizim bilmediklerimizi bilir! ” derdi.

Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Mâin de, bâzı meseleleri Mâruf-i Kerhi’ye başvurup ondan sorarlardı. Mânâ üstâdlarına zâhirî ilimleri değil, kalbî ilimleri tahsil için gidilir. Çünkü onlar, Allah’a ulaştıran yolların rehberleridir. Nitekim, nice büyük tefsir, hadîs, fıkıh âlimleri, tasavvufa intisâb etmiş, bilmedikleri incelikler hususunda Hakk dostlarını rehber edinmişlerdir. İbn-i Âbidin, Âlusi ve diğerleri gibi… Dünyanın en büyük hukukçularından biri olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanife Hazretleri de, Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin sohbetinden feyizlenmiştir.

Ebû Hanîfe Hazretleri’nin mâneviyat ehline büyük hürmetini ifâde eden şu olay da çok önemlidir:

Anlatıldığına göre, birgün Hakk dostlarından İbrâhim bin Edhem’in yolu İmâm-ı Âzam Hazretleri’ne uğradı. Ebû Hanîfe’nin etrafındaki talebeler İbrâhim bin Edhem’e küçümseyen, garipseyen gözlerle baktılar. İmâm-ı Âzam bu hâli gördü ve İbrâhim bin Edhem’e:

“-Buyurun efendimiz, meclisimize şeref veriniz!” diye seslendi.

İbrâhim bin Edhem mahcup bir edâ ile selâm verip geçti. İbrâhim bin Edhem oradan ayrılınca, İmam-ı Azâm’a etrafındaki talebeleri sordu:

“-Bu kimse efendilik ve büyüklük sıfatına ne bakımdan lâyıktır? Sizin gibi bir zât ona nasıl efendimiz der? ”

Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, yüksek tevâzusunu da ifâde eden şu cevabı verdi:

“-O, dâimi bir sûrette Allah ile meşgul, biz ise işin kıyl-u kâliyle… ”

Öte yandan her hususta olduğu gibi ledünnî ilmin tahsîlinde de ilâhi tayinle konulmuş olan âdâb ve erkâna riâyet etmek gerekir. Bu âdâbın en mühimlerinden biri, kulun acziyet ve hiçliğinin bilincinde olarak mütevâzi olmasıdır.

Nitekim, “Kelîmullah” şânına mazhar ve “ülü’l-azm” bir resûl olan Hz. Mûsâ;

“-Kavmimle uğraşmam lâzım, bana Tevrat yeter, zâten vahye muhâtab biriyim, Allah’tan istesem O, bana bu ilmi doğrudan öğretmeye kâdirdir… ” dememiş; yüksek bir tevâzu sergileyerek murâd-ı ilâhiye tâbî olmuştur. Böylece, gelecek insanlığa bu hususta bir ölçü ve davranış mükemmelliğinden bir örnek sunmuştur.

“-O âlimi bulmak için gerekirse yıllarca yürümeye kararlıyım. ” demesi de bunun açık bir delilidir. Hz. Mûsâ’nın o Zât’a karşı gösterdiği bu tevâzu, ilim ve mârifet talibi herkese güzel bir örnekdir.

Allah dileseydi o Zât ile Hz. Mûsâ’yı hemen karşılaştırabilirdi. Halbûki onları, sıkıntılı bir yolculuk sonunda karşılaştırmayı diledi. Demek ki bu yolda, aşk ve istiğrak içinde bir azim, kararlılık ve gayret ile “lutf-i ilâhi” gerekiyor. Aynı zamanda Hz. Mûsâ ile o Zât arasındaki bu haller, bâtın ilminin de sebeplere ve usûle uygun olarak, bir üstâddan alınması gerektiğine işarettir. Yâni bu ilme ekseriyetle, sebebsiz, rehbersiz ve mürşidsiz olarak ulaşılamaz. Ancak Veysel Kârâni Hazretleri gibi “Üveysî meşreb” olanlar istisnâdır. Bu yolda maksada ulaşmak için büyük bir azim ve yüce bir himmete ihtiyaç vardır.

Öte yandan Hz. Mûsâ’nın o Zât’dan ilim tahsil etmek istemesi; “Nasıl olur da bir veli, büyük bir elçiye ders verebilir? ” şeklindeki bir soruyu akla getirebilir.

İşte bu durumda şu hususa dikkat edilmelidir ki, Hz. Mûsâ’nın o Zât’dan ilim tahsil etmek istemesi, onun hiçbir ilim ve mârifete sahip olmadığı, kendisine keşf ve ilhamdan hiçbir nasib lutfedilmediği anlamına gelmez. Bu hal, herhangi bir hususta daha kâmil olandan, o hususun tahsîli gibidir.

Bu îtibarla o Zât’ın Hz. Mûsâ’ya belli bir müddet üstâd olması nedeniyle Hz. Mûsâ’dan üstün olduğu söylenemez. Gerçekte burada bir üstünlük mukâyesesi de söz konusu olamaz. Çünkü Hz. Mûsâ ile o Zât, kıyas kabul etmeyecek şekilde farklı vâdîlerdedir. Buradaki hikmet, ilâhi ilim karşısında tüm elçiler de dâhil bütün varlıkların âcizlik içinde olduğu gerçeğinin bütün insanlığa gösterilmesidir.

Tüm elçiler de bir beşer olmakla birlikte, ilâhi vahye mazhar olmuş, seçilmiş kimselerdir. Allah’ın bu müstesnâ kulları günah işlemezler. Ancak onlar da âciz birer beşer olmak îtibâriyle nadiren “zelle” denilen hatâlara düşerler. Allah bu sûretle onlara da, kâh hükümler açığa çıksın diye, kâh insanlığa örnek olsun diye beşer olmanın acziyetini tattırır ve onları çoğu kez bizim anlıyamayacağımız bir şekilde terbiye eder. Burada da Hz. Mûsâ ilâhî ilmin sonsuzluğu karşısında beşerin sâhib olduğu ilmin acziyetini anlayacak, kendisine bildirilmeyen daha nice ilimlerin mevcûd olduğunu görecektir. Kıyâmete (uyanışa) kadar gelecek olan insanlık da onun kıssasından birçok ibretler alacaktır.

Gerçekten elçiler bile nübüvvet gibi büyük bir kudret ve yetkiye sahip olmalarına rağmen, kendilerine bahşedildiği kadar ilme vâkıf olmuş ve Allah’ın lutfettiği nisbette de gaybı anlayabilmişlerdir. Ledün ilmi vehbî olduğundan, onlar bile Allah’ın bildirdiğini bilir, bildirmediğini bilemezler.

Hz.Mûsâ’nın o Zât’dan ilim taleb ederken kullandığı tâbir de, “sana verilen ilim” şeklindedir. Yâni ilim, kullardan değil, Hakk’tan bilinmelidir. Bütün ilimlerin mutlak kaynağı Allah’dır. O, dilediğine, dilediği kadar bundan ihsân eder. Bâzı ilimlerin tahsili için birtakım zâhiri sebepleri aracı kılar, bâzı ilimleri ise bizzat kulunun kalbine lutfeder. Diğer taraftan bir kul, oruçluyken unutarak bir şey yese, orucu bozulmaz. Tıpkı bunun gibi Hz. Mûsâ’nın o Zât’a verdiği sözü unutarak ona îtirâz etmesi, berâberliklerinin devamına engel olmamıştı. Fakat Hz. Mûsâ bu ilimden gelmesi muhtemel nasîbini -mecbur olmadığı hâlde- bir mahcûbiyet heyecanıyla:

“-Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, beni yanında bulundurma.” (Kehf, 76) diyerek şarta bağladığı için, sonuçta nasîbi bu kadarla sınırlı kaldı.

Hz. Muhammed (sav):

“Allah, Mûsâ’ya rahmet buyursun. Eğer o sabredebilseydi, Allah onlar vâsıtasıyla bize (daha pek çok sır dolu ve ilginç) olaylar bildirecekti.” (Müslim, Fezâil, 170; Buhâri, Tefsir, 18/2) buyurmuştur.

Demek ki bu yolda sabır ve temkin ehli olmak esastır.

Hz. Muhammed (sav) de hicret yolculuğunda, hakkında hadîs-i şerifte “üçüncüleri Allah olan ikinin ikincisi” (Buhâri, Ashâbü’n-Nebi, 2) buyurulan ve ümmetinin en fazîletlisi olan Hz. Ebû Bekir’i yol arkadaşı olarak tercih etmişti. Bu örnekler, mânevi yoldaki Allah rızâsı için olan hakîki dostlukların önemini ortaya koymaktadır.

Binbir sır ve hikmetlerle dolu olan Hz. Mûsâ’nın bu kıssası bile, bize ledün ilminin içeriğinden sâdece birkaç örnek sergilemektedir.

Ledün İlmine Vâkıf Olanlar

Hz. Muhammed (sav), iç âleminde son derece ölçülü olduğu gibi, dışa karşı da daima îtidâl üzere davranmıştır. Allah’ın kendisine lutfettiği akıl üstü yüksek hakîkatleri ehlinden başkasına bildirmemiştir. Bu konunun önemini belirtmek için Hz. Ali de:

“İnsanlara anlayacakları şekilde konuşunuz.” (Buhâri, İlim, 49) buyurmuştur ki bu, kendi aklınızın erdiği kadar değil, onların akıllarının kavrayacağı derecede söyleyin, demektir.

Hz. Ebû Hureyre, bu sırlı mânevi hakîkatlerle âlâkalı olarak, halkın anlayamayacağı endişesiyle bir kısım hadîs-i şerifleri rivâyet etmediğini şöyle ifâde eder:

“Ben, Hz. Muhammed (sav)’den iki kap (dolusu ilim) belledim. Bunlardan birini halka yaydım. Ötekine gelince, eğer onu yaymış olsaydım şu boynum kesilirdi.” (Buhâri, İlim, 42)

Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuşlardır:

“Hikmeti ehlinden başkasına verirseniz, zulmetmiş olursunuz.” (Dârimî, Mukaddime, 34)

Bu cümle, şu mânâyı da ifâde eder:

“Hikmet ve esrârı ehlinden men ederseniz, bu takdirde yine zulmetmiş olursunuz.”

Kur’ân’da bir âyette şöyle buyurulmaktadır:

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Bakara, 269)

Temkin ehli (dinginliğe ermiş olan) büyükler, bu ilimden kendilerine verilen nasibi, sığ idrâklere teklif etmemişlerdir. Zîra, aklın kavramakta âciz kaldığı bu mahrem sırlar, ehli olmayanlardan gizlenmelidir. Nitekim Allah’ın bâzı kullarına lutfettiği bu müstesnâ sırlara sahip olanlardan Hallâc-ı Mansûr, kalbindeki tecellîlerden ufacık bir huzmeyi ifşâ ettiği için îdamla cezalandırılmıştır.

Vahdet deryâsına dalan Hallâc, derin bir vecd ve sekr hâlindeyken, üzerindeki tecellîlerin şiddetli girdabına kapılmış ve “Ene’l-Hakk” diye feryâd etmiştir. Mahrem bir sırrın böylece dile dökülmesi, insanların akıl kıstası ile ölçmelerine sebep olmuş ve akıl, bu inceliği tartamamıştır. Hallâc’daki bu hâl, birçok velîde de görülmüştür. Fakat bu, ne bir tesbit ve ne de bir teşhistir. Bu, sâdece geçici bir hâldir ki fenâfillah makâmındayken temkin hâlini muhafaza edemeyip, akla riâyeti kaybeden velîlerde zuhur eder.

Aklın zâhiri kıstas ve kıyaslar âlemini terkettiği, yâni tükendiği bu hâlde, sahibine şer’an bir teklif yoktur. Zira ilâhî ölçüyle, şer’î mes’uliyetin ilk şartı “akıllı olmak”tır. Aklın ise böyle sözlerde hiçbir hissesi yoktur. Bu hâllerin akılla idrâk edilmesi mümkün değildir.

Böyle hâller cezbenin galebesi sonucu oluştuğu için, böylelerine tasavvuf tâbiriyle “meczûb” denilir. Meczûb, ilâhî cezbe karşısında aklı zaâfa uğramış, fakat kalbî âleminde dâimâ Allah’a bağlı olan kimsedir. Beşerî hayat için yadırganacak bir hâle sürüklenmişlerse de, kalbî idrâk, derûnî anlayış îtibâriyle pek çok sıradan insanları aşmışlardır. Onların irâde, idrâk ve iz’anları tahammülü aşan bir voltaja tutulmuş gibidir. Zât tecellîleri karşısındaki aczin beşerî hayattaki örneklerinden biri de bu kişilerdir.

Onların zâhir ölçülerine sığmayan bu gibi hâlleri, ehlince mâzur görülürse de halk tarafından kötü görülmesi de kınanmaz. Bunun için Hallâc-ı Mansur’un misâlimizdeki zikrettiğimiz sözü ve âkıbeti hakkında; “Hallâc da haklı, onu öldürenler de.” sûretinde hükmedilegelmiştir. Bu sebepledir ki tasavvufta “temkin” çokça tavsiye edilmiş ve meczup değil, câzip olmaya gayret etmek makbul sayılmıştır. Hallâc’daki bu tecellî bir hâldir. Bu hâl geçince Hakk Hakk’tır, eşyâ da eşyâdır. Şeyh Şiblî der ki:

“-Biz, Hallâc ile aynı aşamalardan geçtik. Bana mecnûn dediler ve kendi hâlime bıraktılar, ona ise akıl nisbet ederek îdam ettiler.”

Bu ifâdeden de anlaşılacağı üzere, Hakk’ta fâni olarak hakîkat sırrına nâil olmak değil; nâil olunan sırrın sürükleyebileceği mânevî sarhoşluk hâlinde ehil olmayanlara ifşâ edilmesi sakıncalıdır. Bu ölçüye uymamaktan kaynaklanan bâzı heyecan taşkınlıklarını ve nâdir örnekleri genellemek sûretiyle, gerçek tasavvuf ve Hakk dostları hakkında ileri-geri konuşmak, son derece sakıncalıdır. Allah’ın sevgili kulları hakkında kötü söz söylemek ve onların kıymetini takdîr edememek, cehâlet ve basîretsizlikten ileri gelir. Bir mü’min’in onları reddetmesi ise aslâ düşünülemez.

Bu nedenle mânevî yolda en temel esas, mukaddes ölçülere sımsıkı bağlanmak; fakat sonsuz sırları da reddetmemektir. Bunun yanında Allah ile kulu arasındaki mahrem sırlardan kelimelere asla pay çıkarmamak gerekir.

Bütün bunlar, ruhi istiğrak hâllerinde ve aklın ötesinde yaşanan tecellîlerdir. Nitekim böyle özel hâller aşılıp tekrar eski bilince geri dönüldüğünde, bu tip taşkınlıklar yerini dinginliğe bırakır.

Bu sır ilminden bir kısmını, rumuzlu bir şekilde de olsa satırlara (yazıya) yansıtan Muhyiddîn ibn-i Arâbi’ye, ehlullâh büyük değer vermiş, ifâdelerinin derinliğine ulaşılmaz sırların hakîkatlerini seyretmişler, onu “Şeyh-i Ekber” diye yâd etmişlerdir. Bâtınî âlemden uzakta olanlarsa bu nükteyi çözemedikleri için, onu küfürle suçlamışlardır.

Eğer sırlara tahammül edecek dost ve sırdaş bulunmazsa, susmak daha iyidir. Çünkü herkese aklının erebileceği ölçüde söz söylemek gerekir. Yoksa hâlden anlamayana hikmet ve mârifetten bahsetmek, hakîkate zulmetmektir.

Bu îtibarla Muhyiddîn ibn-i Arâbi:

“Hâlimize âşina olmayanlar, eserlerimizi okumasınlar.” buyurmuştur.

Hz. Mevlânâ da şöyle der:

“Ben bu esrârı, kapalı ve muhtasar söyledim. Çünkü geniş beyan etmeye çalışanın dili, dinleyenin de idrâki yanardı.”

Yine Mevlânâ Hazretleri, birbirinden çok farklı istidâd ve yeteneklere takdîm edilen Mesnevî’sinde, sığ idrâklerin yanlış yollara düşmemesi için, anlaşılması güç ilâhi esrârı ve mücerred hakîkatleri, ya basit ve anlaşılır kıssalarla anlatmış, ya da rumuzlarla örterek yalnız ehline bildirmiştir. Bu sâyede kalbî derinliği bulunmayanlara Mesnevî’nin mânâsındaki incelikleri örtmüştür.

Hz. Mevlânâ şöyle der:

“Benim beyitlerim, beyit değil, bir mânâ cihânıdır. Kıssalarım, basit ve sıradan sözler değil, tâlimdir. Sırları izâh ve idrâk ettirmek içindir.”

Hz. Ömer, şâhid olduğu bir olayı şöyle anlatır:

“Bir gün Hz. Muhammed (sav)’in huzuruna girdim. Hz. Ebû Bekir ile tevhîd-i ilâhi hakkında sohbet ediyorlardı. Aralarında oturdum. Sanki Arapça bilmeyen biriymişim gibi sözlerinden hiçbir şey anlayamadım. Hz.Ebû Bekr’e:

“-Bu hâl neyin nesidir? Siz Hz. Muhammed (sav) ile hep böyle mi sohbet edersiniz? ” diye sordum.

Hz. Ebû Bekir:

“-Evet, bâzen Hz. Muhammed (sav) ile baş başa iken böyle sohbet ederiz.” buyurdu. (Ahmed bin Abdullah et-Taberi, er-Riyazu’n-Nadra, II, 52.)

Hz. Ömer gibi dehâsından şüphe edilemeyecek derecede bir insan, ana diliyle yaptıkları bir konuşmada idrâk güçlüğü çekerse, sıradan insanların ne durumda olacağı buna kıyâsen kolayca anlaşılabilir.

İşte böyle sohbetlerde dile getirilen hakîkatlerin satıra (yazıya) dökülmeleri ve bu sûretle genel halk kitlesine iletilmeleri istenmemiş ve son derece sakıncalı görülmüştür. Bu nedenle bu tür bilgiler halka bildirilmemiş, sâdece ehil kimselere ulaşması sağlanmıştır. Bundan dolayı, kemâle erdiği zannolunan kimselerden bahsedilirken “Allah, onun sırrını (iç âlemini) her türlü mânevî lekelerden arındırsın.” ifâdesi kullanılır.

Tasavvuf, insanların kalb âlemiyle ilgilendiği için evrenin yaratılış sebebi olan muhabbeti de tabiî olarak kullanmak zorundadır. Bu yüzden o, “aşk ve muhabbet yolu” olarak da vasıflandırılmıştır. Ancak aşk, bir coşkunluk olduğundan, irâdenin zaâfa uğraması, cezbe, vecd ve heyecanın kontrol edilememesi gibi bir sonucu da berâberinde getirebilir.

İnsanoğluna, bir övgüde bulunulduğu zaman etkilenebileceği gibi, ilâhi tecellîlerle ikrâm ve lutuflara ulaştığı zaman da dış âlemden sıyrılıp istiğrak hâline bürünebilir. Bu gâyet doğaldır. Önemli olan, o heyecan seli içinde bile, beşer olmanın gerektirdiği şartların dışına taşmamak, denge ve istikâmeti koruyabilmektir. Bu dengenin korunabilmesi için tasavvufi yollarda zâhirî ilimler ile mânevî hayatı birleştirmiş olan kimselerin rehberliğine gereksinim vardır. İrşad vazifesiyle mükellef olanlar, zâhirî ilimlerde lüzumlu bir kudret ve seviyeye ulaşmadığı takdirde, aşk ve muhabbet yolundaki tehlike yine büyüktür. Bunu bertaraf etmek için mürşidlerin zâhirî ilimleri de bilen kimselerden olmaları şarttır. Bâzı tasavvuf ehlinde zaman zaman cezbe ve coşkunluğun şiddeti sebebiyle görülen heyecan taşkınlıkları, şeriat nazarında bir ayak sürçmesinden ibarettir. Bunlar, aslında makbul olan heyecan ve coşkunluğun aşırılıkta doğurabileceği tehlikeyi göstermektedir.

Bâzı Allah dostları seyr-u sülûkün sonunda halka döner. Bunlar irşâdla mükelleftirler. Evvelce de ifâde etmiş olduğumuz gibi bir çocuğa tedrîcî bir sûretle ders veren bir öğretmen gibi vâkıf oldukları hakîkatlerin çoğunu beşerî münâsebetlerinde bilmez gibi davranırlar. Diğer bâzıları ise irşâdla mükellef olmadıklarından, onlar, hayret makâmında kalır ve dâimî bir sûrette sükût hâlinde olurlar. Böyleleri ilâhi kudret akışları karşısında lal (dilsiz) gibidir. İnsanlara karşı vazifeli olan bâzılarıysa âdetâ çağlayanlara döner. Dillerinden ve gönüllerinden ilahî sır ve hikmetler taşmaya başlar.

Ledün ilmi hakkında bildiğimiz bütün bu bilgiler, bu ilmin öncelikle Allah’ın resullerindeki ve bir nebze de olsa, nasîbi olan velî kullardaki çeşitli tecellîlerinden, söze dönüşebilen kırıntı türünden nasiplerdir. Bu ilmin mutlak hakîkati, Allah katında olduğundan, onu gerçek manasıyla kavrayabilmek, idrâk sınırlarımızın üzerinde bir durumdur.

Ledün ilminde ileri düzeyde bilgiye sahip olanlar, merhamette de en ileri düzeyde merhamete sahiptirler. Çünkü onlar eşyânın (varlıkların) hakîkatini farketmiş, kader sırrı kendilerine açılmış kişilerdir. Onların bakışı, Hakk’ın bakışıdır, rahmet bakışıdır. Arayış içinde olanlar o bakışı bir kez görünce, o bakışı hiçbir zaman unutmazlar, ömür boyunca o bakışı arar dururlar. Bu arayışları kendilerinin de o bakışa ulaşmalarıyla sona erer. Artık kendileri de Hakk’ın bakışıyla bakar hâle gelirler.

Share
marul.biz

kayseri escort kayseri escort bodrum escort sex izle kusadasi escort