BİR’den BİR’e UYANMAK (1.BÖLÜM)

1. BÖLÜM

İnsan Bir Noktadır

İnsan bir noktadır. Her şey bir noktadan oluşmuştur. “Şey” kelimesi somut ve soyut (bilinen ve bilinmeyen) tüm varlıkları ifâde eder. Nokta kendi içinde sonsuzluğu barındırır. Noktadan harfler, harflerden kelimeler, kelimelerden cümleler, cümlelerden paragraflar, paragraflardan bölümler, bölümlerden kitaplar, kitaplardan kütüphâneler oluşur. Kütüphânelerde de bilinen tüm bilgiler yer alır. Dolayısıyla bilinen tüm bilgiler noktanın açılımıyla ortaya çıkmıştır. Yâni, noktaların belirli bir şekilde özenle diziliminden oluşmuştur. Bu dizilim, şüphesiz bilinçli bir varlık (insan) tarafından yapılmıştır. İnsan olmasaydı bu kadar bilgi açığa çıkmazdı.

Nokta ve noktadan oluşan harfler ve kelimeler birer semboldür. Somut ve soyut olan bilgiler sembollerle ifâde edilir. Bilginin esas kaynağı insanın kendisidir.

– Peki, insan bu bilgilere nasıl sahip olmuştur?

Bu soruya cevap vermek için kendimize dönüp bakmamız gerekir.

Kendimizi bilinçli olarak algıladığımız süreç yaklaşık 2-3 yaşlarında başlar. Daha önceki yaşadığımız süreç hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Önceki süreçte yaşadığımız olaylar tamamen bilinçli olarak çevremizi algılamaya başladıktan sonraki yaşamımızda edindiğimiz bilgilerdir. Bu bilgiler, çevremizdeki görüntülerden, seslerden veya varlıklardan (anne, baba, öğretmenler gibi diğer insanlardan) edindiğimiz bilgilerdir. İçinde yaşadığımız boyut (dünya hayatı) ne kadar gerçektir? Bu boyutta edindiğimiz tüm bilgilere nasıl güvenebiliriz?

Bilim alanında her yeni elde edilen bilgi önceki bilgilerimizi sarsmaktadır. Önceki bilgilerimize ne kadar güvenebiliriz? Şimdiki bilgilere ne kadar güvenebiliriz? Bundan sonra edineceğimiz bilgilere ne kadar güvenebiliriz?

Bu durumda yine de bir yerlere tutunmak zorunda kalıyoruz. Çünkü her şey bir kabulle başlar. Bâzı bilgileri temel olarak kabul etmek zorundayız. Yoksa hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Her şeye anlam kazandıran bizim kabullerimizdir. İnsanların bilgileri, görgüleri ve edinimleri farklı farklı olduğu için kabullerde de farklılıklar olması doğaldır. Bu nedenle ortak kabullere sahip olan kişiler belirli konularda anlaşma sağlayabilmektedir. Ortak kabullere sahip olmayan kişilerde ise ciddî anlaşmazlıklar olması kaçınılmazdır. Tüm konularda ortak kabullere sahip kişilerin olması ise hemen hemen mümkün değildir. Bu durum çok geniş bir yelpâzenin oluşmasına neden olur.

Her bir kişinin kabullerinin farklı olmasının yanısıra zaman içerisinde birtakım olaylar bu kabullerin değişmesine de neden olmaktadır. Bu kadar farklılıkların söz konusu olduğu yerde nasıl birlik, birliktelik, barış, mutluluk ve huzur sağlanabilecektir? Kabullendiğimiz temel bilgiler ne kadar fazlaysa ve ne kadar kendi içinde tutarlı ise o kadar birlik, berâberlik ve bütünlük sağlanabilecektir.

Eskiden iletişim ve ulaşım imkânlarının çok sınırlı olması nedeniyle küçük gruplar, topluluklar veya devletler kendi bütünlüklerini sağlamak için ortak bir kültür oluşturmuşlardır. Belirli bir otoritenin etkisiyle ortak kültürün oluşması kolaylıkla sağlanabilmiştir. Ortak kültür oluşturamayan topluluklar veya devletler daha güçlü otoritelere teslim olmuşlardır.

Günümüzde, iletişim, bilişim ve ulaşım olanaklarının artmış olması birçok farklı kültürü bir araya getirmekte ve berâberinde birçok sorunu da ortaya çıkarmaktadır. Bilinen güçlü devletlerin kendi düşüncelerini ve fikirlerini diğer devletlere kabul ettirmek için büyük bir çaba içinde oldukları bir gerçektir. Şu anda büyük bir ekonomik ve askerî güce sahip olan devletlerin kendi değer yargılarını diğer topluluklara ve devletlere kabul ettirme çabaları belli bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor.

Ancak, esas gücün bilgi olduğu, bilginin kaynağının da insanların kendi özünde bulunduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Sorunların çözümü yine insanın kendisindedir. İnsanı iyi tanımayan, insanın özünde ne kadar büyük bir potansiyelin gizli olduğunu keşfedemeyenler için sorunlar gittikçe büyüyecek ve kendini bilmeyen insanlar kendi kendilerini yok edeceklerdir. Sonunda, kendini (özünü) bilen insanlar yaşamlarını mutlu bir şekilde sonsuza kadar sürdüreceklerdir.

Kendini (özünü) bilen insanların kabulleri ve değer yargıları tüm insanlığın mutluluğunu ve huzurunu dikkate alacağı için bencilce tutum ve davranışlar sergilenmeyecek, insanlar dışlanmayacak ve ötekileştirilmeyecektir. Kendini bilen insanlar, diğer insanları çok kolaylıkla kabullenecek, olumsuz tavır ve davranış içinde bulunanların kendilerini bilemedikleri, kendilerine gelemedikleri için bu duruma düştüklerini farkederek onlara daha şefkatli ve daha anlayışlı olacaktır. Bütün olup biten olaylardan kendisinin sorumlu olduğunun bilincine ulaşarak kendisi ve toplum için gerekli tüm çabayı gösterecektir. Kendini (özünü) bilen insanların sayılarının, niteliklerinin ve etkinliklerinin artması sorunların çok kolay bir şekilde çözümlenmesini sağlayacaktır.

Nokta, Arabik sayı sisteminde “0” (sıfır) hükmündedir. Ancak önüne bir rakam geldiğinde anlam kazanır. İnsan da öz îtibâriyle “yok” gibidir. Fakat “bir” o öz’den ortaya çıkar. O öz’ün anlam kazanabilmesi için mutlaka “bir” sayısına gereksinim vardır. Bir’in varlığı öz’ün varlığına bağlıdır. Bu nedenle gerçekte var olan “yok” diye ifâde edilendir. Görülen, sâdece görünmeyenin, bilinmeyenin varlığının bilinmesi için oluşur. Bu nedenle gerçek insan, görünen değil, görünmeyendir. Her görünen şeyin görünmüş olması onun var olduğuna işaret etmez. Görünmeyen şeyin de yok olduğu söylenemez. Bu gerçeği bilmeyenlerin, hayâl peşinde koştukları ileri sürülebilir. Gerçek olan bir varlığın, hayâl peşinde koşması ne kadar acıdır.

Özetle, insanın gelip geçici bir varlık gibi görünmesine rağmen, özü’nün sonsuzluğu içerdiği bir gerçektir. Onun için gelip geçici, insanın yanıltıcı ve sıkıntıya sokan görüntüsüne aldanmayan, özü’nün farkına vararak yaşamlarını sürdüren kişilerin hiçbir zaman sıkıntıya düşmeyeceğini söyleyebiliriz. Az da olsa, kendi özü’ne yönelen insanların her zaman mutlu ve huzurlu bir şekilde hayat sürdükleri bilinmektedir.

Esas önemli olan, bu güzellikleri yaşayan kişilerin sayısının artmasıdır.

Bunun için, kendini bilen, içinde bulunduğu toplumla birlikteliği ve farkındalığı en üst düzeyde yaşayan, sorumluluklarını akılcı, insancıl, demokratik ve uzlaşmacı bir yaklaşımla en güzel bir şekilde yerine getirebilen, kendine güvenen, yaşama mutluluğunu içinde bulan ve bu özelliklerini diğer insanlara da yansıtabilen, dünyada olup biten olayların birbirleriyle bağlantılarının farkında olan, toplumda huzursuzluk çıkarmaya çalışan kişi ve topluluklardan hiç etkilenmeden, evrensel prensipler çerçevesinde özgürce düşünebilen, düşüncelerini medenî ölçüler içerisinde diğer kişi ve topluluklar ile paylaşabilen, gerektiğinde toplumun çıkarları için kendi çıkarlarını ikinci plana atabilme cesâretini ve fedâkârlığını gösterebilen samîmî ve dürüst bireylerin yetiştirilmesi gerekmektedir.

İnsanı İnsan Yapan, İnsanın Kendi Özü’dür

İnsanı insan yapan, insanın kendi özü’dür. Kendini (özünü) bilen insan tüm varlıkların hakîkatini bilir. Kendine dönen, kendine gelen, kendini bilen insan her şeyden (tüm varlıklardan) kurtulmuştur. Gözle görünen varlıkların hepsi gelip geçicidir. Var gibi görünür ama gerçekte yoktur. Gerçek var olan, gözle görünmeyen ve hiçbir zaman da görünmeyecek olandır. İnsan da var gibi görünür ama gerçekte yoktur. Gerçekte var olan insanın kendi özü’dür.

“Bir ben vardır bende benden içeri” diyen Yûnus Emre, kendi içindeki öz’e dikkatleri çekmek istemiştir. “Görünen ben”i oluşturan “görünmeyen ben”dir. Yâni özümüzdür. Newton fiziğine göre, bizim “görünen ben”imiz yâni vücûdumuz bir gün gelip “yok” olacaktır. Kuantum fiziğine göre ise zâten “yok” hükmündedir. Gerçekte var olan, görünen değil, görendir, düşünülen değil düşünendir. O (insan) görünse de vardır, görünmese de…. düşünse de vardır, düşünmese de….. Bilinse de vardır, bilinmese de….

O (insan), gözle görünmeyecek, ancak bir ışık mikroskobuyla görünebilecek kadar küçük bir hücrenin (zigotun) açılımıyla ortaya çıkmıştır. İnsan âdetâ bir nokta (zigot)’dan oluşmuştur. Zigot, evrenin büyüklüğü ile kıyaslandığında ise “yok” hükmündedir. Görünen insan da bundan farklı değildir. Matematikte sonlu bir sayının sonsuza oranı “0”dır. İnsan büyüklük îtibâriyle bir hiçtir. Ancak özü îtibârıyla her şeyi oluşturandır. İnsan âdetâ kendi özünün oluşturduğu bir okyanusun içinde yüzmektedir. Kendini bilmeyen bir insan kozasının içinde hapis kalan bir ipek böceğinin kurtçuğu gibidir. Kendini bilen insan ise kozasından dışarı çıkan özgür bir kelebek gibidir.

Kelebekler, kelebek vadisinde yaşarlar. Orada onları rahatsız eden hiçbir şey yoktur. Kelebekler nerede güzel, nefis, rengârenk çiçekler varsa oraya giderler. Onların güzel olmayan şeylerle alâkası yoktur. Ancak, kelebeklerin ömrü kısadır. Bunlar bu dünyada yaşayan kelebeklerdir. Ölmeden önce ölenlerdir, kozalarından çıkanlardır, yâni uyananlardır.

Dünyada yaşayan kelebekler kısa süreli ömürlerini tamamlayarak sonsuzluk âlemine göç ederler. Orada nasıl bir hayat yaşadıklarını ise kimse tahmîn bile edemez.

Belki de sizlerin arasına tekrar dönmüşlerdir, her an sizinle berâberdirler.

Size çok yakındırlar.

Hattâ sizin özünüzde olabilirler.

Belki de sizin özünüz onlardır.

Belki de siz onlarsınız…….

Gerçekte ise sizden başkası yok…..

Siz sâdece rüyâ görüyorsunuz, kendiniz için oluşturduğunuz bir dünyada, bir evrende yaşıyorsunuz.

– Kendi ördüğünüz kozanızdan çıkma zamanınız gelmedi mi?

– Artık uykudan uyanma, kendinize gelme, kendinizi bilme zamanı gelmedi mi?

– Uyanan bir insan karşısında neyi görür bilir misiniz?

– Önce kendisini uyandıranı görür.

– Ayrıca uykuda olanları ve uyananları…..

Eğer bir tehlike söz konusu değilse uyuyanların uykularını almalarını beklersiniz, şefkatiniz ve merhametiniz gereği….

Eğer bir tehlike söz konusu ise (yangın, sel basması gibi) bir an önce onları uyandırma zorunluluğunuz vardır. Yoksa onların durumlarından siz sorumlu tutulursunuz.

Bu nedenle uyananlar, uykuda olanları koruyup gözetmek, onların emniyetini sağlamak gibi görevle görevli olduklarını bilirler.

Güzel rüyâ görenleri uyandırmazlar, sevinçleri ve mutlulukları sona ermesin diye….

Kötü, kâbuslu rüyâ görenleri uyandırırlar, sıkıntıları, acıları, dertleri sona ersin diye…

– Şimdi bana söyler misiniz?

– Şu anda insanlar güzel rüyâ mı görüyorlar? Yoksa kabuslu bir rüyâ mı?

– Sıkıntılı, dertli, stresli, sorunlu bir yaşam sürdüren, gelecek endişesi ve kaygısı yaşayan insanları uyandıralım mı? Yoksa kendi hallerine mi bırakalım?

– “Elbette uyandıralım” dediğinizi duyar gibiyim.

– Fakat bu iş nasıl olacak?

– Uyanmış birisi ancak başkalarını uyandırabilir.

– Kendi (özü) uyanmamış birisi, uykuda olanları nasıl uyandırabilir?

– Tanıdığınız uyanmış biri varsa hemen ona gidin….

– Ancak, uyanmamış birisi nasıl uyanmış olanı fark edebilir, bilebilir?

– Ama, uyanmış olanlar, bütün uyanmamış olanları da bilir, uyananları da…

– İşimiz sâdece uyananlara kalmış gibi gözüküyor.

– Merak etmeyin, uyananlar her şeyin farkında….

– Sizi de en kısa süre içinde uyandıracaklardır..

– Siz içinizi rahat tutun, uyumanıza devam edin…

– Biliniz ki sizin de uyanma vaktiniz yakındır.

– Hem de çok yakın……

Bu satırları okuyor olmanız bile uyanmakta olduğunuzu gösterir.

Şu anda insanlar “Bir”, “Bir” uyanmaktalar…

Yakında ise “Birdenbire” uyanacaklar..

Ve,

Birdenbire uyanmak o kadar muhteşem olacak ki,

Bu durum,

İnsanlık tarihinde ilk kez gerçekleşmiş olacak.

Ne mutlu bu süreci yaşayanlara!

Ne mutlu bu süreci yaşatanlara!

İlim İlim Bilmektir, İlim Kendin Bilmektir

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır.” diyen Yûnus Emre’nin sözlerine bu gün ne kadar ihtiyacımız var. Hattâ “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözüne göre, kişinin Rabbini (Allah’ı) bilmesi yine kişinin kendini bilmesine bağlanmıştır.

Kendini bilmeyenlere göre “Allah” kelimesi soyut bir kavramdır. Soyut olan kavramları anlamak zordur. Bu nedenle Allah’ı bilmek, anlamak kolay olmamıştır. Tarih boyunca Allah’ın varlığı, yokluğu, ne olduğu, ne olmadığı konusu insanların kavramakta zorlandıkları temel konulardan olmuştur. Bu konu birçok bilim insanlarını, bilge kişileri ve din adamlarını meşgul etmiştir.

Kendini bilenlerin kanaâti, Allah’ı tanımak için kişinin önce kendini bilmesi gerektiği şeklindedir. Bu nedenle, bu konuyu ele alanlar kendi iç dünyalarına yönelmişlerdir. Hz. Mevlânâ “Ne ararsan kendinde ara” diyerek gerçeğin kişinin kendi içinde olduğuna dikkati çekmek istemiştir. Kur’ân’da “Ve fî enfüsiküm, efelâ tübsirûn”: Nefislerinizde! Hâlâ görmüyor musunuz? (Zâriyât, 21) âyetiyle Allah’ın kişinin kendi nefsinde (özünde) olduğu anlatılmaktadır.”

“Ve hüve meaküm eynemâ küntüm”: Nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir, (Hadîd, 4) âyetiyle de her yerde ve her zaman Allah ile berâber olduğumuz dile getirilmektedir.

“Ve nahnü ekrabü ileyhi min hablil verîyd”: Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız, (Kaf 16) âyetiyle de bize her an yakın olduğunu bildirmektedir. Hz. Muhammed (sav)’in “Allah bizimle berâberdir” (İbn. Kesir, Tefsir. 4/95. 96) sözü de bu gerçeği ifâde etmektedir.

Hattâ bir kudsî hadîste Allah “İnsan benim sırrımdır, ben de insanın sırrıyım” (Marifetname, sayfa: 1004 benzeri) buyurmakta, insan ile Allah arasındaki birlikteliği çok net olarak ortaya koymaktadır.

Bu âyet, hadîs ve diğer sözler ile çok önemli sırlar açığa çıkarılmış oluyor.

-“Peki, bu bilgilerin bize pratik hayatımızda ne faydası olacak?” diye bir soru akla gelebilir.

Bizimle berâber olan bir yakınımıza (eşimize, kızımıza, oğlumuza) herhangi bir kişi hakâret etse, kötü sözler söylese, bu hakâret veya kötü sözler bize de söylenmiş gibi etkilenmez miyiz?

Yine aynı şekilde yanımızda duran yakınımıza birisi güzel sözler söylese, değer verse, îtibâr etse, bu sözler ve davranışlar bizi etkilemez mi?

Allah herkesle birlikte olduğuna göre, herhangi bir kişiye hakâret ettiğimizde bu hakâret Allah’a edilmiş olmaz mı? Yine bir kişiyi övdüğümüzde, ona değer verdiğimizde Allah’ı övmüş, ona değer vermiş olmaz mıyız?

Bu bilinç bir kişiye yerleştiğinde, o kişi hiçbir kimseye hakâret edemez ve o kişiyi eliyle ve diliyle incitemez hâle gelecektir. Hattâ herkese iyi davranmaya ve değer vermeye başlayacaktır.

İnsanları mutlu eden şey, kişinin kendisine başkaları tarafından değer verilmesi, hürmet edilmesi ve saygı gösterilmesidir. İnsanlar başkalarının kendilerine değer verilmesini sağlamak için zengin olmaya, mevkî makâm sahibi olmaya, daha bilgili olmaya, sahip olduğu güzel yeteneklerini göstermeye çalışmıyor mu?

Ancak, bu şekilde başarılı olanlara verilen değer, bu özelliklere sahip oldukları süre zarfında onları geçici olarak mutlu etmektedir. Aynı zamanda başarılı olanları da kıskananlar, çekemeyenler, haset edenler olacaktır. Başarılı olanlara karşı gösterdikleri sevgi ve saygı da sahte olacaktır. Başarılı insanlar bu sahte sevgi ve saygıyı hissedecekleri için onlar da gerçek mutluluğu yaşayamayacaklardır. Hattâ sahtekârlık ettikleri için onlara kızacaktır ve onlardan nefret edecektir.

İnsanları gerçekten samîmi duygularla, gönülden sevmek kolay bir şey değildir. Karşısındaki insanı kendisinden ayrı görenlerin bu güzel duyguları tatmaları bir hayâl olacaktır.

Çok değerli, çok güçlü, çok bilgili bir varlığın bizimle berâber olduğunu bilmek ve bunu hissetmek bize büyük bir güç kazandıracaktır. Bu özelliklere sahip olan kişilerle iyi ilişkiler kurmak bize büyük bir kazanç sağlayacaktır. Dolayısıyla, kendini çok mutlu, huzurlu ve yaşama sevincini içinde hisseden kişilerden oluşan bir toplum oluşacaktır.

Kudsî bir hadîste Allah “Kulum bana nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır. Sonunda ben o kulumu severim. Sevince gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” (Buhârî, Rikâk, 38) buyurmaktadır.

Başka bir hadîste Hz. Muhammed (sav) “Bir saatlik tefekkür, bin yıllık nâfile ibâdetten hayırlıdır” (Suyutî, Camiu’s-sağir 2/127) buyurmaktadır.

Yâni bir kişi her an kendisinin Allah ile berâber olduğunun bilincinde olursa kendinden görenin, kendinden işitenin, kendisinden konuşanın, kendisiyle tutanın, kendisiyle yürüyenin Hakk olduğunu farkeder. Aynı zamanda karşısındaki kişi ve kişilerin de aynı durumda olduğunu anlar. İşte bu idrâk ve anlayış kişiyi daha yüksek boyutlara taşır. Kendisinde ve karşısında olanın Hakk olduğunu anlar, bütün fiillerin Hakk’a ait olduğunu farkeder. Kendi bireysel benliğinden kurtulur, her an Hakk ile birlikte olmanın zevkini ve huzurunu sürekli yaşamaya başlar, sonsuzluğa doğru kucak açar.

“Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm” sözünün gerçekte Yûnus Emre’ye ait olmadığını, Hakk’a ait olduğunu farkeder. Hz.
Mevlânâ bu sözü duyunca o kadar etkilenmiş ki;

“Bu sözü daha önce duysaydım mesnevîyi yazdırmazdım” demiştir.

Gerçekte ise bu sözü söyleyen de, tasdîk eden de Hakk’ın kendisidir. Çünkü, hakîkatte Hakk’tan başkası yoktur.

Hz. Muhammed (sav) bir hadîsinde “Allah var idi, onunla berâber hiçbir şey yoktu” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317) buyurmuştur. Bu hadîsi iyi anlayamayan sahâbî, Hz. Ali’ye bu sözün manasını sorduğunda Hz. Ali: “Şu anda da öyledir” Yâni, “Allah’tan başka bir şey yoktur” demiştir.

Özetle, kişinin kendini bilmesi, Allah’ı bilmesiyle aynı anlama gelmektedir. Bu noktada “İnsan benim sırrımdır, ben de insanın sırrıyım” kudsî hadîsinin ve “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünün manası daha iyi anlaşılmış olur.

Ancak, görünenin, yâni sınırlı olan bir varlığın (insanın) Hâşâ Allah olmadığını, ancak Allah’tan da ayrı olmadığını ifâde etmek gerekir.

İnsan İnsanın Aynasıdır

Ayna, camın arkasına özel bir madde (sır) sürülerek elde edilen bir eşyâdır. Aynada, insan kendi görüntüsünü görür. Ayna olmasaydı biz kendi yüzümüzü, gözümüzü, burnumuzu, ağzımızı, kulağımızı göremezdik. İki ayna ile de başımızın arkasını, ensemizi görebilmemiz mümkündür. Kendimizi iyice tanıyabilmek ve bilebilmek için aynaya gereksinimimiz vardır.

Bir kişi karşısındaki birine bakarak kendi özellikleri hakkında bilgi edinir. Kişinin kendisiyle diyalog kurabilen, kendisini anlayabilen, kendine kendini gösteren ve bildiren bir kişi “hazîne” gibidir.

Hayvanlarla diyalog kurmamız kolay bir şey değildir. İnsanlarla kolayca diyalog kurabiliriz.

İnsanlarla hayvanlar arasında birçok farklar vardır. En önemli farklardan biri, insanların hayvanlardan çok daha akıllı olmasıdır. İnsanlar akılları sayesinde yeni yeni buluşlar yaparak gelişim gösterebilirler, medeniyetler kurabilirler. Hayvanlar ise binlerce yıldan beri hep aynı kalmışlardır, hep aynı şeyleri yapagelmişlerdir.

Hayvanlar ile insanlar arasındaki farklardan birisini ortaya koymak için şöyle bir deney yapabiliriz:

Büyük bir boy aynasının önüne bir hayvanı (köpek, kedi, civciv gibi) koyduğumuzda, hayvanın kendini tanıyamadığını, karşısında gördüğü hayvanın başka bir hayvan olduğunu zannederek ona karşı bir korku ve endişe hissettiğini görürüz.

Eğer hayvan vahşî bir hayvan ise, aynada gördüğü görüntüsünü bir tehdit unsuru olarak algılar, ya ona karşı saldırıya geçer, ya da ondan kaçar. Evcil bir hayvan ise onunla oyun oynamak ister. Hiçbir zaman aynadaki görüntüsünün kendi görüntüsü olduğunu anlayamaz. Hattâ küçük bebekler bile aynada kendi görüntülerini görünce, onu başka bir bebek zannederek kendi görüntüsüyle oyun oynamaya kalkarlar. Annesi, bebeğe aynadaki görüntüsünün bebeğin kendisine ait olduğunu söylediği zaman bunu anlayabilecek yaşa gelinceye kadar bebek aynadaki görüntüsünün kendi görüntüsü olduğunu anlayamaz. Ancak, büyük çocuklar ve yetişkin bir insan aynadaki görüntünün kendine ait olduğunu bilir, aynadaki görüntüsüne ne saldırır, ne de korkar kaçar. Kendi görüntüsüyle oyun oynamaya da çalışmaz. Eğer aynadaki görüntüsü kendisine güzel görünürse kendi görüntüsünü hayran hayran seyreder, eğer kötü görünürse onu daha güzel hâle getirmek için gayret sarfeder.

İşte kendini bilen kişiler de, karşısında gördüğü varlıkların kendinden yansıyan bir görüntü olduğunu bildiği için hiçbir varlığı gerçek olarak algılamaz. Onlardan kaynaklanan bütün fiillerin kendisinden kaynaklandığını düşünerek âdetâ kendini seyrettiğini farkeder. Eğer gördüğü görüntüden ortaya çıkan fiiller ve davranışlar güzel ise kendi görüntülerini hayran hayran seyreder, eğer kötü ise onu düzeltmeye çalışır. Aynadaki görüntüye ait olan fiillerin tamamen kendisine ait olduğunu farkettiği için kötü fiillerin ortadan kaldırılmasının da yine kendisine bağlı olduğunu anlar. Kendini düzelttiği zaman görüntüsünün de düzeleceğini bilir.

Bu yüksek bilince ulaşan kişi, hiçbir kimseyi suçlamaz, eleştirmez ve yargılamaz. Suçlarsa, eleştirirse ve yargılarsa aslında kendisini suçladığını, eleştirdiğini ve yargıladığını bilir. Kendi tavır ve davranışlarını düzelttiği zaman karşısındakinin de düzelmeye başladığını farkeder.

Hz. Muhammed (sav) bu gerçeği dile getirmek için “Mü’min mü’min’in aynasıdır” (Ebû Dâvud, Edeb, 49) diye buyurmuştur. Burada “Hangi mü’min hangi mü’min’in aynasıdır?” diye bir soru akla gelebilir.

Beş çeşit mü’min vardır:
Birincisi, Allah’tır. (Mü’min Allah’ın isimlerindendir)
İkincisi, Hz. Muhammed (sav)’dir. (Hakîkat-i Muhammedî diye de düşünülebilir)
Üçüncüsü, kendini bilen (bilinci açık olan veya kalp gözü açık olan) mü’min’dir.
Dördüncüsü, kendini bilmeye çalışan (bilinci kapalı olan veya kalp gözü kapalı olan) mü’min’dir.
Beşincisi, kendini bilmeyen mü’min’dir.

– Bu duruma göre hangi mü’min hangi mü’min’in aynası olur?
“Allah, kendisini Muhammed (sav) aynasında görür”,
“Allah, kendisini kendini bilen insan aynasında görür”,
“Allah, kendisini kendini bilmeye çalışan insan aynasında görür”,
“Allah, kendisini kendini bilmeyen insan aynasında görür” diyebiliriz.

“Hz. Muhammed (sav), kendisini kendi aynasında görür”,
“Hz. Muhammed (sav), kendisini kendini bilen insan aynasında görür”,
“Hz. Muhammed (sav), kendisini kendini bilmeye çalışan insan aynasında görür”,
“Hz. Muhammed (sav), kendisini bilmeyen insan aynasında görür” diyebiliriz.

“Kendini bilen insan, kendisini Muhammed (sav) aynasında görür”,
“Kendini bilen insan, kendisini kendini bilen insan aynasında görür”,
“Kendini bilen insan, kendisini kendini bilmeye çalışan insan aynasında görür”,
“Kendini bilen insan, kendisini bilmeyen insan aynasında görür” diyebiliriz.

Diğerleri için de aynı şeyler söylenebilir, ama onlar bunun farkında değillerdir.

Bizim için iki önemli ayna vardır:

Birincisi, evren aynasıdır.

İkincisi, kendini bilen insan (hakîkati bilen ve yaşayan insan) aynasıdır.

Hz. Muhammed (sav), bir hadîsinde “Men reâni fakad rey’el Hakk”: Beni gören gerçekten Hakk’ı görmüştür (Buhârî, Tabir, 10; Müslim, Rüya, 2) diye buyurmuştur.

Dolayısıyla biz kendimizi, hem evren aynasında hem de kendini bilen insan (hakîkati bilen ve yaşayan insan) aynasında en güzel şekilde görürüz.

Gerçekte ise, gören de, görünen de, ayna da Hakk’ın kendisidir. Çünkü, O’ndan başkası yoktur.

İki kişinin birbirleriyle karşılaştıkları zaman, birbirlerine olan tutum ve davranışlarını izlediğimizde;

Eğer birbirlerine sözel veya fiîlî olarak saldırıyorlarsa veya birbirlerinden korkup kaçıyorlarsa, bu kişilerin “henüz kendini bilen insan olmadıklarını” söyleyebiliriz.

Eğer birbirlerine karşı tavır ve davranışları çok güzelse, birbirlerine hayran hayran bakıyorlarsa bunların “kendilerini bilen insan” olduklarını söyleyebiliriz.

Şimdi, topluma şöyle bir baksak;
– Hangi tabloyu daha çok görüyoruz?
– Henüz kendine gelememiş, kendini bilemeyen insanları mı?
– Yoksa, kendine gelmiş, kendini bilen insanları mı?
– Sonra da, kendimize dönüp şöyle bir bakalım, “Acaba ben hangi haldeyim?” diye..

İşte, insanların uyanıp uyanmadıklarının ilk göstergesi birbirlerine baktıklarında sergiledikleri tutum ve davranışlardır.

İnsanların ikilik (dualite) bilincinden kurtulmaları kolay değildir. İslama göre ikilik, gizli şirk olarak tanımlanır.

Hz. Muhammed (sav)’in şefaâtinin ümmetinden büyük günah işleyenlerin üzerine olacağı hadîslerde bildirilmektedir.

Günahların en büyüğünün şirk olduğu düşünülürse, Hz. Muhammed (sav)’in kurtaracağı kişilerin müşrikler olacağını tahmîn etmek zor değildir. Acaba bu müşrikler kimlerdir?

Hz. Muhammed (sav) “Ben sizin âşikâre şirke düşmenizden korkmam, gizli şirke düşmenizden korkarım” diye buyurduğuna göre;
– Âşikâre şirk ne demek?
– Gizli şirk ne demektir? diye bir soru akla gelmektedir.

Âşikâre şirk, kişinin Allah’a inanmasının yanı sıra başka ilahlara (tanrılara) da inanması demektir. Hz. Muhammed (sav) 23 yıl insanları bu düşünce tarzından kurtarmak için uğraşmıştır ve başarıya ulaşmıştır. Ancak gizli şirk ise o zamandan beri hâlâ devam etmektedir. Bu konu ile ilgili kitaplarda gizli şirk konusunda ayrıntılı bilgilere rastlamak biraz zordur.

Gizli şirki ise, “kişinin kendisini Allah’tan ayrı bir varlık olarak görmesi, hattâ kendisini karşısındaki kişi veya kişilerden de ayrı bir varlık olarak görmesidir” diye tanımlayabiliriz.

Bu durumda, bu konuyu bilen kişiler hâriç, dünyadaki tüm insanlarının gizli şirk içinde oldukları anlaşılır.
Bugün dünyadaki sıkıntıların esas kaynağı da budur.
Gizli şirkten kurtulmadıkça insanların bu dünyada mutlak anlamda huzura ermeleri mümkün görünmemektedir.

Bu konuyu daha ayrıntılı olarak açıklamak gerekirse şunları söyleyebiliriz:
1. Biz Allah’tan ayrı bir varlık değiliz.
2. Biz (Hâşâ) Allah değiliz.
3. Biz Allah ile birlikteyiz.

Bütün mesele Allah ile birlikteliğin nasıl olduğunu anlayabilmektir. Bu birliktelik;
– Yanyana bir birliktelik mi?
– İçiçe bir birliktelik mi?
– Veya başka bir şekilde birliktelik mi?

Bu birliktelik, Ahmet ile Ahmet’in uzuvları arasındaki bir birliktelik gibidir.
Yukarıda söylediğimiz ifâdeleri burada şöyle tekrarlayabiliriz:
1. Ahmet’in eli Ahmet’ten ayrı bir şey değildir.
2. Ahmet’in eline Ahmet diyemeyiz.
3. Ahmet’in eli Ahmet ile birliktedir.

Ahmet ile Ahmet’in bütün uzuvları için aynı şeyleri söyleyebiliriz.
Varlıkları tek tek ele alırsak, hepsi Allah’ın kullarıdır.
Hiçbir varlığa tek başına “Allah” diyemeyiz.
Ancak, hiçbir varlık da “Allah”tan ayrı değildir.

Buna göre;
Bir kişi eliyle bir taşı uzağa atsa,
Bu taşı atanın o kişi olduğu da söylenebilir,
Bu taşı atanın “Allah” olduğu da söylenebilir.
Gerçekte atan ise “Allah”tır.

Kur’ân’da Allah bir âyette “Ve mâ rameyte iz rameyte velâkinnallâhe ramâ”: Attığın zaman sen atmadın, atan Allah’tı! (Enfâl, 17) buyurmaktadır.

Başka bir âyette de “Ve mâ teşâûne illâ en yeşâ Allah”: Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, (İnsan, 30) diye buyurulmaktadır. Bu bir yerde bizim dilememizin Allah’ın dilemesi olduğunu ifâde etmektedir.

Âyeti “Siz dileyemezsiniz, dileyen Allah’tır” şeklinde de tercüme edebiliriz.

“Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız” (Kaf 16)

“Nerede olursanız olun, O sizinle berâberdir” (Hadîd, 4)

“Nefislerinizde! Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyat, 21)
gibi birçok âyet varken, kendini bilen bir kişi “Allah göklerde veya her yerde” gibi ifâdeleri nasıl kullanabilir? Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olduğunu ifâde edenlerin, aynı zamanda “Her yerde, ama benim dışımda” şeklinde bir düşünceye sahip olmaları anlaşılabilir bir şey değildir.

“Allah var ama O’nun yanısıra ben de varım” gibi bir anlayış gizli şirkin tâ kendisidir. Yâni kişi bir yerde kendisini Allah’a eş koşmuş olmaktadır. Ama bunun farkında değildir.

“Mü’min mü’min’in aynasıdır” hadîsine göre bir kişi kendisini karşısındaki kişiden nasıl ayrı görebilir?

Kısaca söylemek gerekirse, birçok insan bilerek veya bilmeyerek gizli şirkin içinde yaşamaktadır. Kur’ân’a göre gizli şirk içinde de olsa insanlar cennete gideceklerdir, ama bu dünyada sıkıntılı bir hayat süreceklerdir. Hz. Muhammed (sav)’in gizli şirk içinde olanlar diye sözkonusu ettiği kişiler, Kur’ân’a göre “Ebrâr” diye ifâde edilen “Kitabı sağ elinden verilenler”dir. Ebrâr, iyi insanlar demektir. Ancak benliklerinden tamamen kurtulamadıkları için bu dünyada bazen neşeli, bazen de sıkıntılı bir hayat yaşayanlardır.

Kur’ân’da “Ve men kâne fîy hâzihî a’mâ fehüve fiyl âhireti a’mâ..”: Bu dünyada âmâ (kör) olan âhirette de âmâ (kör) olacaktır (İsrâ, 72), âyetine göre 2 grup insan vardır:

1. Âmâ olanlar (kendini bilmeye çalışanlar, kalp gözü kapalı olanlar, ebrâr)

2. Âmâ olmayanlar (kendini bilenler, kalp gözü açık olanlar, mukarrebûn)

“Hasenâtül ebrâr, seyyiâtül mukarrebûn” diye bir söz vardır. Buna göre ebrârın yaptıkları hasenât, yâni iyi işler bile mukarrebûnun nazarında seyyiâttan, yâni kötü işlerden sayılır. Çünkü ebrâr yaptıkları işleri kendilerine atfederler. “Bu işi ben yaptım, sen yaptın” gibi ifâdeler mukarrebûna göre gizli şirkten sayılır.

Gizli şirk ifâdesi sâdece hadîslerde geçmektedir. Kur’ân’da ise gizli şirk ifâdesi geçmez. Sâdece “şirk” kelimesi vardır.

Ve,
Şirk içinde bulunanların asla gerçek kurtuluşa eremeyecekleri, azâb içinde olacakları ifâde edilmektedir. “Azâb” kelimesi Arapçada “Eziyet ve lezzetin birlikte yaşanması” anlamına gelmektedir.

Yâni, gizli şirk içinde bulunanlar bu dünyada bâzen sıkıntılı, bâzen de sevinçli hâller yaşarlar. Bâzıları lezzeti önce, eziyeti sonra yaşarlarken, bâzıları da eziyeti önce, lezzeti sonra yaşarlar.

Bilinçlerinde perde olanlar, yâni kendini bilmeyenler sürekli olarak bu halleri yaşarlar.

Kur’ân’da başka bir tasnife göre 3 grup insan vardır:

1. Kitabı sol elinden verilenler (Cehennem ehli)

2. Kitabı sağ elinden verilenler (Cennet ehli, ebrâr)

3. Hesapsız kitapsız olarak cennete girenler (Mukarrebûn, Allah’a yakın olanlar) (Vâkı’a, 7-12)

Birinci grup insanlar, kendilerini ve Allah’ı bilmeyenlerdir (Açık şirk içinde olanlar).

İkinci grup insanlar, kendilerini ve Allah’ı bildiğini zannedip de gerçekte bilmeyenlerdir (Gizli şirk içinde olanlar).

Üçüncü grup insanlar, hem kendilerini, hem de Allah’ı bilenlerdir (Gerçek tevhîd ehli olanlar).

Aynaya bakıp da aynadaki görüntüsüne saldıran veya ondan kaçan kişi âşikâre (açık) şirk içinde olan kişinin durumu gibidir.

Aynaya bakıp da aynadaki görüntüsüne hayran hayran bakan kişi ise gizli şirk içinde olan kişinin durumu gibidir. Çünkü ikilikten (dualiteden) kurtulamamıştır.

İkilikten (gizli şirkten) kurtulmak kolay değildir.

İkilikten kurtumak için aynaya doğru yürümek, aynaya yaklaşmak gereklidir. Biz aynaya yaklaştıkça aynadaki görüntümüz de bize doğru yaklaşır. Belli bir noktadan sonra görüntüyü net olarak algılayamadığımız için geri çekiliriz. İşte gizli şirk içinde olan kişinin (ebrârın) durumu böyledir.

Eğer ebrâr, biraz cesâret gösterse görüntüsünü algılayamasa bile aynaya iyice yaklaşsa ve aynanın içine girse kendisi de kaybolur, görüntüsü de..

İşte o zaman, o kişi aynanın kendisi olur. Kurtuluşa ermek için önce ayna olmak gerekir. Ayna olmayanlar sıkıntıdan kurtulamazlar. Ayna olmak demek, kendi kişisel benliğinden kurtulmak, gerçek kimliğine ulaşmak demektir.

Ayna olan kişinin hiçbir sorunu kalmaz, o kişi âdetâ ölmeden önce ölmüş, gerçek birliğe (tevhîde) ulaşmıştır.

Ayna olmak çok güzeldir, çok avantajlıdır. Ayna olan kişi için kendini bilen insanları kendini bilmeyen insanlardan ayırmak çok kolaylaşır.

Ayna olduğunuzda;

Eğer bir kişi, size saldırıyorsa veya sizden korkup kaçıyorsa, bu henüz kendini bilmeyenlerden demektir.

Eğer bir kişi, size yaklaşıyorsa, size hayran hayran bakıyorsa, bu insan kendine gelmeye çalışıyor demektir. Eğer bir kişi sizin bilincinize ulaşmışsa, sizin bakış açınızla bakabiliyorsa, o kişi de ayna olmuş demektir.

Ayna olduğunuzda; karşınızdaki kişiye büyük bir faydanız olmaz. Sâdece onların kendilerini görmelerini sağlamış olursunuz. Onlar kendilerini değiştirmedikçe, kendi bakış açılarını düzeltmedikçe gerçek mutluluğa ve huzura ulaşamazlar.

Önemli olan karşınızdaki kişileri mutluluğa ve huzura ulaştırmak ise, ayna olmanız yeterli değildir. Aynalıktan, ayna olmaktan çıkmanız gerekir. Tekrar ikiliğe (dualiteye) ve çokluğa geri dönmeniz şarttır. Bu durum mirâca çıktıktan sonra tekrar dünyaya geri gelmek, insanların arasına, ikiliğe ve çokluğa geri dönmek gibi bir durumdur. Güneşin etkisiyle yukarıya çıkan suyun tekrar yağmur olarak geri dönmesi olarak da düşünebiliriz.

Tekrar ikilik ve çokluk bilincine sahip kişilerin arasına dönmek çok muhteşem bir şeydir.

Bâzıları ayna olduktan sonra seyre dalarlar, aşağıya, yâni kendini bilmeyen veya kendini bildiğini zanneden insanların arasına geri dönmek istemezler.

“Bu onların hakkıdır” diyebilirsiniz. Ancak bunun daha ötesi, daha ötesi, daha ötesi de vardır.

İnsanlar cennete girdikten sonra oradan çıkmak istemezler. Çünkü orada istedikleri her şey vardır ve artık kendilerini rahatsız eden hiçbir şey kalmamıştır. Kur’ân’da belirtilen “Elâ inne evlîyâ Allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn”: Kesinlikle bilin, Allah’ın veli kulları için bir korku yoktur, mahzun da olacak değildirler (Yûnus, 62) âyetinin manasını yaşarlar.

Gerçekten ayna olan kişilerin hiçbir korkusu kalmaz. Çünkü onlar korktuklarından emin, umduklarına nâil olmuşlardır. Bu durum hallerinden, sözlerinden, tavır ve davranışlarından anlaşılır. Onlar sanki bu dünyada değildirler. Sanki başka bir dünyanın insanları gibidirler. Bu kişiler, isterlerse sıradan bir insanın yaptıklarını yaparak kendilerini gizlerler, gerçek yüzlerini göstermezler. İsterlerse kendi gerçek yüzlerini göstererek insanları irşâd ederler, uyandırırlar.

Cennete girmek için iman gerekir, ibâdetler cennetteki derecelerin artması içindir.

Cennetteki derecenin artması için, diğer insanlara da yardım elini uzatarak onları bulundukları durumdan kurtarmak gerekir. Bu şekilde tekrar kendini bilmeyen insanların arasına dönerek onları kurtarmak için gayret gösterenler, bir taşla iki kuş vurmuş olurlar. Bir taraftan diğer insanları ikilikten ve çokluktan kurtarırlar, bir taraftan da cennetteki derecelerini (tevhîd mertebelerini) artırmış olurlar. Bu görevleri kıyâmete (uyanışa) kadar devam eder.

Daha sonra da cennet ehlinin, yâni ebrârın da cennetten çıkarılması için çaba gösterirler.

– “Bu da nereden çıktı?” diyebilirsiniz.

Hûd sûresi 107-108 âyetlerinde;

“(Cehennem ehli, şakîler) gökler ve yer durdukça ebedî olarak orada kalacaklardır, Rabbinin dilemesi hâriç”

“Saidler (Cennet ehli, mutlular) de gökler ve yer durdukça ebedî olarak orada kalacaklardır, Rabbinin dilemesi hâriç” ifâdeleri geçmektedir. Yâni cennete girdikten sonra, cennetten çıkmak da var.

Örneğin, Âdem ile Havvâ’nın cennetten çıkarılması Allah’ın takdîriyle ve dilemesiyle olmuştur. Eğer onları çıkarmak istemeseydi, herhangi bir yasak koymazdı ve onları cennetten çıkarmazdı. Âdem ve Havvâ’nın ve dolayısıyla bütün insanların dünya zindanına, dünya cehennemine gelmeleri söz konusu olmazdı.

Ayrıca, Hz. Muhammed (sav)’in mirâcı sırasında, cehenneme uğradığı, cennete uğradığı, Cebrâil’in cennetten çıkamadığı, sâdece Hz. Muhammed (sav)’in cennetten çıkarak (Sidret-ül Müntehâ’yı aşarak) Allah ile görüştüğü bildirilmektedir.

Demek ki, cennetten çıkmak mümkün. Ve olması gereken de budur. Çünkü, biz O’nun ümmetiyiz ve O’nun yolundan gitmemiz gerekir.

Peki, cennetten çıkan nereye gider? diye bir soru akla gelebilir.

1. Allah’a gider,

2. Dünyaya geri gelir, diyebiliriz.

İkilik ve çokluk bilincinden kurtulamayanlar bu ikisini ayrı ayrı şeyler zannederler. Halbûki hakîkatte dünyaya gelmek demek, Allah’a gelmek demektir.

Cennette sâdece Allah’ın cemâl yüzünü seyretmek, onun bâzı esmâlarının tecellîlerine şâhid olmak, Allah’ı hakkıyla tanımak için yeterli değildir. Allah’ın celâl yüzünü de müşâhede etmek gerekmektedir.

Allah’ı hakkıyla tanıyabilmek ve Allah’ın bütün esmâlarının tecellîlerini müşâhede etmek için biz bu boyuta geldik. Cennet boyutunda kalsaydık, Allah’ın Tevvâb, Şâfi, Afüv, Settâr, Cabbâr, Kahhâr, Müdil, Hâdi gibi esmâlarının tecellîlerini müşâhede edemeyecektik. Bu durum da Allah’ı hakkıyla tanımamızda bir eksiklik olacaktı.

Biz buraya suç işlediğimiz için gelmedik. Hadi diyelim Âdem ile Havvâ suç işledikleri için cezâ olarak dünyaya getirildiler. Peki bizim suçumuz ne idi? Biz neden dünyaya, dünya hapishânesine geldik, getirildik?

İslam dinine göre, dünyaya gelen bütün insanların suçsuz, günahsız ve mâsum oldukları bilinmektedir. Her ne kadar Hıristiyanlıkta, insanların günahkâr olarak doğdukları kabul edilse de sâdece vaftiz edilmekle temizlendikleri söylense de, İslam dinine göre Kur’ân’da bildirilen “Onlar bir ümmetti geldi geçti, onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız; siz onların yaptıklarından hesaba çekilmeyeceksiniz” (Bakara, 134), âyetine göre hiçbir kimsenin başkasının yaptıklarından sorumlu tutulmayacağı açıkça ifâde edilmiştir.

Yâni, biz dünyaya günahkâr olarak değil, mâsum olarak geldik. Mâsum olanların bu dünya hapishânesinde ne işi var? diyebilirsiniz.

Kendini bilmeyenler, Allah’ı bilemeyenler burayı bir hapishâne olarak, bir sıkıntı yeri olarak, bir imtihan yeri olarak düşünebilirler.

Ancak, burası Allah’ın vechinin (vechullâhın) yâni Allah’ın yüzünün seyredildiği bir yerdir.

Kendini bilenler, nereye bakarlarsa baksınlar sâdece Allah’ın vechini yâni Allah’ı müşâhede ettiklerini bilirler. Ve bu bakışla baktıkları için onlar her an mirâctadırlar, her an salâh hâlindedirler, her an Allah’ın huzurundadırlar.

Özet olarak, ebrârın anladığı cennetten çıkanlar buraya, dünyaya, yâni zât cennetine gelirler. Burası gidilecek veya gelinecek yerlerin en güzelidir, bilene.

Zâten, bir yerden başka bir yere gittiğimiz de yok. Sâdece alt bilinç düzeyinden daha üst bir bilinç düzeyine geçiş yapıyoruz.

Kur’ân’daki “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”: Biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz” (Bakara, 156) âyeti ebrârın anlaması içindir. Peki şu anda neredeyiz?

Biz, her an Allah’la berâberiz. Zâten O’ndan ayrılmamız aslâ mümkün değildir. Nerede olursak olalım O bizimle birliktedir. Dünyada da desek, cehennemde de desek, cennette de desek, her yerde ve her zaman biz O’nunla birlikteyiz, O da bizimle birlikte.

Cehennem, ikilik ve çokluk bilincinde olanların yaşadığı yerdir, yâni burasıdır.

Cennet, ikilik ve çokluk bilincinden kurtulmaya çalışanların yeridir, yâni burasıdır.

Burası, bâzıları için cehennem hükmündeyken, bâzıları için de cennet hükmünde olmaktadır.

Ne mutlu kendine gelip, kendilerini bilip de her an huzur içinde, huzurda olanlara!….

Kendilerini bilenler zamanda değil an’da yaşarlar. Onlar her an bir şe’ndedir. Her an bir oluşta’dır. Her an ayrı bir zevk içindedirler.

Onlar asla küçük hesap yapmazlar, küçük hesap yapanları da aslâ hor, hakir görmezler, onlar gerçekte bu dünyanın (yâni ebrârın dünyasının) sâkinleri değildirler. Onlar zaman ve mekân boyutunun üzerindedirler.

İşte, Allah’a yakın olanlar bunlardır. Onlar her an yakîn hâlindedirler.

Eğer böyle kişileri bulabilirseniz, onlardan asla ayrılmayınız, onlar bu dünyanın ışıklarıdır, nurlarıdır, sırlarıdır.

Âdem’e nefhedilen ruh, hakîki bir mü’minde nûra dönüşür. O’nun kendisi saf nurdur.

Ve,

“Kâfirler (perdeli olanlar) istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (Saf, 8)

Olgunlaşma sürecini tamamlayan bir kişide öyle bir nur açığa çıkar ki, onun güzelliği herkesi büyüler.

Ebrâr böyle kişileri gördüğü zaman bilerek veya bilmeyerek onlara karşı büyük bir sevgi ve muhabbet duyarlar. Bu kişiler hiçbir şey konuşmasalar bile, bu durum yaşanır.

Çünkü onlar yeryüzünde Allah’ın gerçek halîfeleridir. Âdem’e secde etmeyen şeytan, kendilerini bilen kişileri görünce teslim olur. Artık onun görevi tamamlanmış, kıyâmet (yâni diriliş) gerçekleşmiştir. Şeytan’ın da çilesi sona ermiştir.

– Şeytan nedir? Bilir misiniz?

– “İkilik ve çokluk bilincini yaşayan ve yaşatandır.”

– Hakîki insan kime denir? Bilir misiniz?

– “Teklik ve birlik bilincini yaşayan ve yaşatandır.”

O, Hakk ile Hakk olmuş, kendini bulmuş, kendini bilmiş olan bir kişidir. O’ndan konuşan Hakk, O’ndan bakan Hakk, O’ndan işleyen Hakk’tır.

Bu durumda o kişide benlik (eski kimlik) yok olmuş, artık o yepyeni bir kimlikle yaşamını sürdürmektedir, görünüşte halk ile gerçekte (özde) Hakk ile birlikte. O’nun bir yüzü Hakk’a bir yüzü de halka bakar.

Hakk, ete kemiğe bürünerek halk (insan) şeklinde gözükmüş ve diğer kişileri de bu bilince ulaştırmaya çalışmaktadır.

Gerçekte ise “O” kendi kendine işler yapmaktadır. Çünkü “O” her an bir şe’ndedir, oluşta’dır.

FacebookTwitterPaylaş
marul.biz